20 Ocak 2021 itibarı ile ABD’de Biden Başkanlığı devralmış oldu.

Yazdı
Haddim olmasa da önce ABD iç politikası için bir gözlemimi paylaşarak bu yeni dönemin gerçekçi bir analizini yapmaya çalışayım. Trump’ın daha yumuşak tonlu son konuşması, sizi bilmem ama bana “bu iş daha bitmedi, ey Cumhuriyetçiler ayağınızı denk alın, arkamda 75 milyon oy var” mealini düşünmeye itti. Öyle ya, başkanlık dönemi bitmiş de olsa hala azledilme ve bir daha başkanadayı olmasının engellenmesi söz konusu olan Trump’a karşı Cumhuriyetçiler içinde de ciddi bir cephenin oluştuğu açık. Cumhuriyetçiler bu azil sürecinde Demokratlarla işbirliği yaparlarsa ABD tarihinde adını bilemem ama, ideolojisini “Trumpist” olarak belirleyeceğimiz yeni bir parti doğabilir mi acaba? Bekleyip göreceğiz. Hoş ne kadar oy Cumhuriyetçilere, ne kadar oy Trump’a çıkar, bilinemez.
Doğal olarak bizleri ABD’nin iç politikasındaki gelişmelerden ziyade, Biden’ın başkanlığı ile başlayan bu yeni dönemde başımıza gelecekler ilgilendiriyor.
Kötümser bakış açısına göre, Biden aslında Türkiye’nin içinde bulunduğu bütün güçlüklere yol açan Obama ekibinin bir parçası ve doğal olarak başımızın en büyük belası niteliğindeki PKK/PYD ekibinin desteklenmesine devam etmesi kaçınılmaz. Zaten verdiği ilk mesajlarda bu doğrultuda. Dolayısı ile deli dolu olmasına rağmen Trump ile başkanlar seviyesinde iyi kötü kurulan ikili ilişkiler daha kötü bir rotaya girecek. Hele Biden’ın dış politika sekreteri olarak atadığı Antony Blinken’ın daha ilk günden Türkiye’ye karşı CAATSA yaptırımlarının S 400 meselesine bağlı olarak gözden geçirileceğini açıklaması ve ülkemizden “sözüm ona müttefik” diye bahsetmesi canımızın şimdiden çok sıkılmasına neden oldu. Bizim açımızdan da PKK/PYD’yi destekleyen hasmane tutumlarıyla ABD’nin sözüm ona müttefik olduğu da bizim gerçeğimiz olsa gerek.
Gelelim benim gibi (naif) iyimserlerin yorumuna.
Öncelikle hemen belirtmekte yarar var, müzakere edeceğiniz muhatabınıza karşı yüksek perdeden diş göstermek, müzakere taktiğinin kaçınılmaz ön koşuludur. Buna dilerseniz müzakere öncesi pozisyon almak da diyebilirsiniz. Örnek mi istiyorsunuz? Bakınız 61inci istikşafi müzakereler öncesinde Yunanistan’ın Türkiye’yi tahrik etmeye yönelik söylemleri. Dolayısıyla sondan başlayalım, Blinken’ın bu aşamada söylediklerini çok da ciddiye almamakta yarar var. Bir de kendisini mevcut ABD Kongresine ve Senatosuna kabul ettirebilmek için sözcüklerinin seçimini bu doğrultuda kullandığını da belirli bir ölçüde anlayışla kabul edebiliriz. (Ne de olsa biz tahammüllü bir milletin çocuklarıyız.)
İkinci olarak Biden’ın ne yapacağı ve hangi önceliklerle karşı karşıya olduğunu incelemekte yarar var.
Biden’ın ilk öncelikleri kuşkusuz ABD’nin iç sorunları olacak. Pandemi, ekonomik sorunlar, vs. Anladığımız bir yandan aşı meseleleri, diğer yandan FED’in dolar üstüne dolar basması Biden’ı öncelikle meşgul edecek. Tabi bu arada Trump’ın savaş açtığı yerleşik düzen (müesses nizam/establishement) ile Beyaz saray arasındaki ilişkileri yeniden rutine sokmak da öncelikler içinde yer alacak.
Dolayısı ile Mart ayı gelene kadar Biden’ın dış dünyaya verebileceği çok fazla girişimi olmayabilir. Ama bu girişimler konusunda da bazı ipuçlarımız var.
Öncelikle ezberbilgimiz, “ABD’nin çıkarı ne zaman çatışma olursa Cumhuriyetçiler iktidara gelir, ne zaman görüntüyü kurtarmak önemli olursa Demokratlar görevi devralır” tezine dayanıyor Bu tez doğrultusunda Biden’ın müesses nizamın bütün unsurlarıyla birlikte “güvercin” pozisyonunu önceleyeceğini düşünebiliriz. Diğer ifadesiyle ABD çıkarlarına yönelik olarak önceliğinin müzakere olacağı, son kertede çatışmanın devreye gireceği algısı mevcut.
İkinci olarak Biden’ın, Trump’ın “önce ABD” (bir tür yeniden içine kapanmacılık / new isolation) anlayışından 180 derece farklı yaklaşımını dikkate almak lazım. Biden, “America is back!/ABD geri döndü!” diyerek, Trump döneminin uluslararası örgütlerden ve özellikle NATO’dan geri çekilme eğilimlerine karşı bir duruşu temsil ediyor. Bu anlamda Biden’ın birinci dış politika önceliğinin ABD varlığını uluslararası örgütlerde, özellikle de NATO’da artırmak olduğu aşikar. Trump, biraz da iş adamı kimliği ile “NATO’ya neden bu kadar para veriyoruz?” sorusunu sorarken, Biden için “eğer Rusya ve Çin bizim esas hasımlarımız ise, o zaman bu iki ülkeyi çevreleyecek NATO ittifakı paranın ötesinde önemlidir” düşüncesi ön plana çıkıyor.
Peki bu durumda Biden için NATO’nun ikinci büyük ordusu niteliğindeki Türkiye gözden çıkartılabilir mi? Diğer ifadesi ile “sürekli Batı dünyasından dışlanan, başka hesaplarla Doğu Akdeniz’de neredeyse kendi karasuları dışında bile yüzememeye mahkum edilmek istenen bir Türkiye’nin Rusya-İran ittifakına katılması, ABD/AB çıkarlarına ne kadar uygundur?” basit sorusunu herhalde Biden yönetimi ciddi olarak düşünmektedir ve düşünecektir.
Dolayısı ile Türkiye’nin stratejik öneminin çok daha arttığı yeni bir dönem başlamak üzere. Daha kurumsallaşmış ve duygudan arınarak kurumsallaşacak ilişkilerin arifesindeyiz. Benim iyimserliğim bu noktada.
Ama analizimiz sadece ABD’deki başkanlığın el değiştirmesiyle sınırlı kalmamalı.
Hatırlayalım, Aralık ayı AB zirvesi, (kendi hatalarının kurbanı olarak içeriye aldıkları Fransa destekli Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin tatmin edilmesi için) sade suya tirit Türkiye yaptırımı kararı sonrasında esas olası yaptırım kararını 2021 Mart zirvesine ertelemişti. Zirve kararı nihai bildirisinden anladığımız kadarı ile AB, ABD ile koordinasyon halinde (Yunanistan ve Fransa’dan bağımsız olarak) kararını Mart Zirvesinde açıklayacak.
Bütün bu görüntünün ardından Türkiye aleyhtarlığı ile bilinen Federal Almanya Dışişleri Maas Türkiye’ye geldi ve oldukça diplomasi diliyle mültefit mesajlar verdi, ay sonunda AB Konsey Başkanı Michel ve Komisyon Başkanı von der Leyen Türkiye’ye geliyor, arada Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu Brüksel’de AB ve NATO nezdinde ziyaretlerde bulunuyor.
Doğal olarak daha önce değindiğimiz istikşafi görüşmelerin başlatılması ve doğu Akdeniz gerginliğinin azaltılarak Türkiye’nin tekrar Batı kampına çekilmesi için Batı Dünyası’nın sorunun ciddiyetini idrak ettiği anlaşılabilir. Dolayısı ile benim naif iyimserliğim de herhalde kabul edilebilir.
Ama çok önemli bir noktaya değinmeden bu analizi tamamlamamak gerekir düşüncesindeyim.
Eğer Trump seçilmeseydi, ABD ile AB arasında Transatlantik Ticaret ve Yatırım Anlaşması (TTYA/TTYP) gerçekleşecek ve Çin’e karşı en büyük blok kurulacaktı. Trump içe kapanmacı politik tercihi nedeniyle, Çin’in yayılmacı agresif dış ticaretinin de önünü açmış oldu. Hiç kuşkusuz Biden yönetimi bu anlaşmayı tekrar gündeme taşıyacak ve çok hevesli AB ile kısa dönemde sonuçlandıracaktır.
Peki bundan bize ne?
Bütün taşları doğru şekilde yerine oturtabilirsek, bu anlaşmanın tarafı olmamız gerekiyor. Biraz yukarıda referans yaptığımız sayın Çavuşoğlu’nun ziyareti çerçevesinde eğer gümrük birliğinin güncellenmesi ve bu kapsamda ilgili anlaşmanın bizi de kapsaması sağlanabiliyorsa, Türkiye ile Batı dünyasının bütünleşmesi önünde ciddi bir kapı açılabilir.
Evet, iyimserim.
Türkiye’nin iç politika tartışmaları mı dediniz? Kötümserim.



























