Bana Şahin:
Erhan Doğan’ın”Giyotin” kitabı üzerine ..

Çok yönlü sanatçı kimliğiyle tanıdığımız değerli müzisyen ve yazar Sayın Erhan Doğan’ın “Giyotin” adlı kitabı elime aldığımda hissettiğim o ilk ağırlık, sadece kâğıdın ve mürekkebin değil, sanki anlatılmamış binlerce kederin yüküydü. Kapağını usulca aralarken, bir hikâyeye değil de birinin iç dünyasına izinsizce giriyormuşum gibi bir mahcubiyet duydum, çünkü kitap okunmakla birlikte, yaşanmak ve belki de yüzleşmek için yazılmıştır.
Kitabın ilk yarısı, zihnimde adeta bir fırtına gibi esti. Ozan Barkan karakterinin zihnindeki o karmaşık duygular, sayfalar ilerledikçe benim damarlarımda dolaşmaya başladı. Yazar, bizi alışıldık adalet terazilerinin çok uzağında, farklı bir Türkiye Cumhuriyeti tasavvuruna taşıyor. Burada mahkûmiyet, parmaklıklar ardında değil; hayatın tam kalbinde, özgürlüğün gölgesinde yaşanıyor. İnfaz gününü bekleyen bir mahkûm, devletin bağladığı maaşla gündelik telaşlarına devam ediyor. Ölüm; kapıda bekleyen bir yabancı değil; evin içinde, mutfakta, yatak odasında sizinle nefes alan sinsi bir sessizliğe dönüşüyor.
Kitapta cezalandırılan suç, ilk duyulduğunda insanın yüzünde buruk bir tebessüm bırakıyor: ‘Aşkı öldürmek.’ Fakat sayfalar çevrildikçe bu tanım, trajik bir hakikate evriliyor. Ozan’ın dünyasında ölüm; biyolojik bir sonlanıştan ziyade, sevilenin tenine bir daha dokunamamak, o ortak ruhun ikliminden ebediyen sürgün edilmektir. Suç, artık hukuki bir terim olmaktan çıkarak varoluşsal bir intihara dönüşüyor.
İnsanların birbirine sevgisizce bakmasının yasaklandığı bir Türkiye Cumhuriyeti kurgusu, kulağa başta bir cennet gibi gelse de; bu ütopyanın altındaki karanlık uçurumu Ozan Barkan ile keşfediyoruz. Onun için en büyük günah; insanın kendi duygularına ihanet etmesi, kendi kalbinin aynasını bizzat kırmasıdır.
‘Giyotin’in sayfaları arasında üzerine düşünülebilecek pek çok derin katman barınsa da, benim için metnin en sarsıcı yönü; psikolojik ve felsefi gerilimin ‘bekleyiş’ üzerinden inşa edilmesidir. Karakter Ozan Barkan’a kendi ölüm biçimini seçme hakkı tanınır ve o, tercihini giyotinden yana kullanır. Bu radikal seçim, daha ilk sayfalarda beni durdurmuş; henüz ikinci sayfaya geçmeden ‘Neden giyotin?’ sorusunu zihnimde yankılandırmıştır.
Romanın hatırı sayılır bir kısmı, idam gününün ve giyotinin inşa sürecinin yarattığı o ağır atmosferi soluyarak geçer. Bu bekleyiş, kaçınılmaz olarak Samuel Beckett’in ”Godot’yu Beklerken” adlı eserini çağrıştırır. Godot; Tanrı’dır, kurtuluştur, umuttur ya da ölümdür… Ancak kanaatimce her iki eserde de asıl mesele ‘beklenen’ değil; bekleme eyleminin ta kendisidir.
Beklemek; insanın en kadim, en çelişkili ve en yalın hâllerinden biridir. Ne bütünüyle bir erdemdir ne de mutlak bir zaaf; o, hem inşa eden hem de yıkan bir süreçtir. Giyotin’de tasvir edilen bekleyiş, pasif bir boyun eğişten ziyade; ruhun en mahrem katmanlarında işleyen sessiz bir hazırlık hâlidir. Romanın ikinci yarısından itibaren Ozan Barkan’ın soğukkanlı bir kabullenişe evrildiğini, bu kabullenişin ise onu paradoksal bir biçimde sarsıcı bir huzura yaklaştırdığını hissediyoruz.
Tam bu noktada, metnin en ürpertici ve sarsıcı unsurlarından biri devreye girer: Sekiz saniyelik o amansız zaman dilimi. Tıbbi açıdan kesinliği tartışılsa da; başın vücuttan ayrıldığı o dehşet anından sonra beynin oksijensizliğe hemen teslim olmayabileceği, bilincin birkaç saniye daha hayata tutunabileceği ihtimali üzerinde durulur. Bu süre, basit bir biyolojik ayrıntı olmaktan öte, felsefi bir uçurumdur.
Ozan Barkan’ın giyotin altına konulacak o meşhur sepeti reddetmesi, roman boyunca ruhumu en çok sarsan anlardan biriydi. Çünkü o, bedeni terk eden başın sahip olabileceği o son birkaç saniyenin paha biçilemez değerini bilir. Son bir bakışın, son bir düşüncenin ve belki de en saf pişmanlığın o daracık zamana sığacağını farkındadır. Sepet, sadece kesik bir başı tutan nesne değil; bilincin son şahididir. O birkaç saniye, bir ömrün vicdan muhasebesini yüklenmek için fazlasıyla kısa; ancak insanı en derinden yaralayacak kadar da sonsuzdur.
Burada ölüm; ani bir karanlık değil, bilincin yavaşça süzülerek söndüğü melankolik bir eşiktir. Giyotin bedeni ayırır ama zihni o an azat etmez. Asıl trajedi de tam bu noktada filizlenir: İnsan sadece ölmez; ölmekte olduğunu bilir.
Netice itibarıyla Giyotin, yalnızca bir infazın kronolojisi değildir. Bu eser; beklemenin ağır psikolojisini, suçun ruhsal derinliğini ve bilincin son demlerini sorgulayan devasa bir varoluş anlatısıdır. Giyotin, bu metinde bir ölüm enstrümanı değil; insanın kendisiyle baş başa kaldığı o en berrak, o en son aynadır. Ve ne yazık ki o aynada yansıyan hakikat, çoğu zaman ölümün soğukluğundan çok daha ağırdır.





























