ოთარ ჭილაძე (Otar ÇİLADZE)

გესმის ? DUYUYOR MUSUN?
Üç kardeş varmış. Kardeşler bir gün hadi ayrılalım demişler. Büyüğün payına evler, ortancasının araziler, küçüğün payına ise bir külah düşmüş. -Bu külahı süreyim mi, ekeyim – biçeyim mi, yiyeyim mi içeyi mi, bu ne Tantı lanetidir böyle ? diye sormuş.- Ne ise ne, senin payın da budur, demiş kardeşleri cevaben.- Pekala, payınızı da iyi günlerde kullanın, ben buradan giderim demiş ve gitmiş küçüğü. Ormanlık bir alanda gidiyor ve elinde de kocaman bir değnek var. Başındaki külah yüksek bir külahtı ve giderken dallara takılıp başından açılır ve yere düşer. Delikanlı zaten kırgındı ve ağzını bıçak açmıyordu. Değneğini kaldırıp “seni şöylesi, seni böylesi, başımda da durmuyorsun” diyerek iki kez külaha vurdu.Birden külahtan iki kocaman dev fırladı.- Ne ihtiyacın var, niye çıkardın bizi bu külahtan , diye sordular.- Neye ihtiyacım var ne demek, aç ve susuzum, bundan başka ne sıkıntım olabilir, diye cevap verir. Devler dört döndüler, hemen bir sofra kurdular, yedirip içirdikten sonra yeniden külaha geri döndüler.Meğer bu külahta var olan kıl sayısı kadar dev varmış. Değneğini kaç kere vurursan o kadar dev dışarıya fırlarmış.”(Bir Gürcü masalından alıntı)
Sihirli külah takmışım başıma ve külahım doludur benim sadık devlerimle /Sırf bana hizmet etsinler diye kondurdum bunca devi kafama/ Ve kalkıp deneyeceğim, deneyeceğim şansımı bu dünyada ben de.
Bir şey bulursam taşa koyarım yine, çok da bir şey istemiyorum ayrıca / Ben başka biriydim eskiden, bambaşka biçimde bakıyordu kamer de / Ve daha çok hatır gönül için yaşıyordum, kendi dileğim ve ruhumun dışında.
Ve ben birileri için fikrimden vazgeçe biliyordum, birilerinin istemiyle / Sonra da üzülüyordum, bütün gece davulların sesine eriyip gidiyordu kar da / Böyle etkiliyor hava beni, gizliyorum, fakat endişeleniyorum habire / Hala ağrım var, fakat istemiyorum, herkesin taziye ile bakmasını bana / Kaderin bana bahşettiği külah, beni düşmandan her zaman korur / Ta ki ölüm kapımı çalarak “geldim” diye fısıldayana kadar kulağıma / Fakat sadık devlerim bana olan inançlarını ve saygılarını o zamana dek korur /Ve onların gözlerine de girer ışık, benim sadece nur saydığım aydınlık / Gezerim bu dünyada ben ve tehlikeler ruhum ile zihnime zenginlik katar.
Bazen yıldızlar doğar, bazen is ile kurum sarar yıldızları da /Ben artık hissettim hayatın nimetini ve biliyorum and içmek nedir / Ve şunu da biliyorum ki vaktinden evvel yoktur değeri ne gözyaşının ne de handenin /Ve ruhumla mücadele ediyor yağmur soğurmuş dal gibi ağır yeni bir tel / Bense son mum ve son ümidim olarak sakınıyorum solgun handeni senin / Hala ışıldıyor senin adın da, hala çan misali asılı gökyüzünde / Ve istasyonlar açıyorlar bitmemiş rüyalarla dolu gözlerini /Ve diyebilirsin belki bana, nerededir ruhu , şeytanın ruhu ve kuvveti nerede.
Belirsiz rüyalarda yüzüyorum ben ve çaktırmadan teslim oluyorum girdaba /Fakat hatırlıyorum nerde koptuğunu izinin ve nerede taptığımı doğanın gücüne /Ve benden kardeşlik isteme, ben kadın istiyorum, kadına dönüşen kaburgamı veya.
Senin adresini arıyordum tozdan ve suskunluktan gırtlağı kurumuş halde.Ve işte şimdi, ahize gibi hırlıyor kafam her şeyden sonra.Anlıyor musun ? Hesap verme vakti geldi ve kurtul artık fazla yükünden. Sen artık başka birisin, çünkü bu gece sıradan bir gecedir başkalarına.
Dileğim buydu benim, oysa hatırlıyordum her şeyin bitiverdiğini aniden.Ve kor bir fırından yayılan ekmeğin ıtırı sokakları doyuruyordu.Taşlarda ise aydınlığın şeridi yatıyordu ve ırmak dedi ki bana anında:Almazsan pişman olursun ve yine pişman olursun sonunda almana rağmen.Ben ise aldım ve hançer ağzı gibi keskin gölgeler bundan sonra / Sarhoşlar veya yaralılar gibi gezdiriyorlardı ellerini ruhumda.Ve kesintisiz titremeye dönüşen ve benim dağınık düşüncemde kilitlenen / Senin güzel bedenini ezberliyordum tıpkı öğrenci ilk dersini öğrenirken / Fakat günler bir yerlere kaçışıyordu ve başkalarını kutsadılar hız konusunda / Ve kamerin beyaz yongası gibi duruyordu senin ruhun benim rafımda / Tıpkı en güçlü ikona, dünya ya da, kalakaldığım içinde /Ve ben aşikar kılabilirdim aleme tabiatın kastettiğini senin şahsında / Şimşekleniyor karanlıkta istasyonun saati ve semafor harlanıyor sessizce / Gizliyorum, ama hala endişeliyim, sancım var fakat alışıyorum ağrıya da /Ardarda sönüyor ışık pencerelerde, pencereler gözlerini böyle yumar raflarda / Ve burda bir yerlerde değilse henüz şeytan da tezelden gözükecek artık /Değişsin diye sesler ve yollar ve geceleyin ruhumda taht kursun diye karanlık.Benim ise izin vermiyor ki vazgeçmeye niyetlerim den yaşım da / Çığlık atarak uçup gidiyor dopdolu tren meraklı kulaklarla / Ve birbirine dolanmış fikirleri saçarak zorla başımıza sarıyor /Köşede uyukluyor yaşlı kadın ve gözlerini yalnız arada bir açıyor /Eski sandıklar gibi. Hem sanırım kendim söyleyeceğim ona adımı sanım ı yakında.
Ben kendim söylerim ve yolculuğumun sebebini emanet ederim kırışık ellere Ve rüzgar kadar ayık ihtiyar havsalayı kaplar yavaş bir gülümseme /Ana-evlat olmamızın aşkına, su bul bana, karşılığında bir şey öğretirim sana /Ve tekerlerden böğürerek kaçıyor günah kadar karanlık ve ödlek gece /Suyu götürüyorum ve doğru tutmaya çabalıyorum bulanık ve soğuk bardağı /Ben sahiden çabalıyorum ve hissediyorum parmaklarımın arasında meçhul ve yeni bir acıyı /Koyu hayaletler zıplıyor dağlarda ve balkıyor ebediyen suskun olan ay da-Seni bekliyorlarsa acele etme ve başkalarından sakla kendin aradığında –Diyor ihtiyar ama ihtiyara da benzemiyor ve ayın civcivlerini sallıyor eteğinde /Ve şüphe tıpkı yeni bir leke, tedirgin ediyor beni, uyuyamıyorum bütün gece.
Sahilin taşlığı vuruyor tağcaya birden ve köprü kahkahasını atıyor ebedi / Ve söylemeye ne hacet, biçare ihtiyar dediğim kuşkusuz şeytanın ta kendisiydi.
Çok erkenden uyandım, başım ağrıyordu, yüzümü ateş basıyordu / Ve muhtemelen sırf yaşıma hürmeten sordum, ancak artık hiçbir yerde bulunmuyordu / Ancak rüzgar kırık dökük pencereden ormanları ve bulutları sürüklüyordu / Ve faziletli Nuh’un gemisi misali odacık sükunetle her şeyi içine sığdırıyordu / Anlıyor musun ?
Anlıyor musun hani? Zamanı geldi ve karanlıktan çıkıyor çocuk da / Ve kuleler gibi gururla dikiliyorlar senin uzun bacakların da rüzgarda / Ve sana sövgü ile sana övgülerle doludur senin etrafındaki sokaklar da /Ve kimileri karanlıkta yolları daha iyi sezinlemek için gözlerini yumuyor / Külahımda ise dalgalanıyor benim ordum ve zincirli gürzleri gıcırdıyor / Onlar dağları yok etmeye de muktedirdir kuşkusuz ben rıza gösterirsem / Ben ise asla dışarıya salmam onları ve hiçbir zaman buna izin vermem:
Bu dağların gölgesi göğüslere yatıyor her zaman ay doğduğu anda.Ya da belki benimdir böylesi ödlek, sürgü takılı belki de benim ruhuma da / Hem şırıldıyorum kavga misali kovuklaşmış ve bitip tükenmiş soygunlarda.Ve tıpkı körler ile sağırların dingin artelinin sadık üyesi olarak yaşıyorum /Ve tasamın da kaygımın da hep başkalarından fazla olduğunu sanıyorum.
Bırak böyle olsun fakat ben biliyorum aniden uçup giden hayatın kıymetini /Ben yemin ederek kavuşturdum ellerimi ve nedamet ile değiştirdim öfkemi.
Dün akşam dostum öldü benim, böyle kuşlar ölüyorlar yalnızca,/Dayanılmaz hale gelince ızdırapları teslim oluyorlar eninde sonunda.
Sabahleyin cesedi güneşe serdim ben ve bademin yaş dallarıyla süsledim / Ve her gece seni daha çok sevdiğimi ve seni beklediğimi ona itiraf ettim.Dallar tomurcuklandı yolda ve çiçeğin sıcaklığını hissettim aniden /Ve tekrar kaçtı ağzımdan Tanrının yüceliği:
Ceset göverdi sandım kendiliğinden.Yukarı gidiyordum, en yükseklerde yer seçiyordum makber için.Ağır kayalar getiriyorlardı devler ve hıçkırıyorlardı çocuklar gibi / Ve biz barınağı kapatıyorken birden bire ilk kez o an istedimdi / Şehrin sokaklarında ağlayan devlerin bölüğü ile görünmeyi.
Şehir nehrin kıyısında taş kesilmiş ve karartılmış halde yatıyordu / Cam ile kireç parlıyordu güneşte, rüzgar kendi dokurcununu götürüyordu.
Şehrin ağır kapıları yanında bir muhafız miğferinin gölgesinde uyukluyordu,/Uyuklayan muhafızın korkusundan olsa gerek yolda kimseden ses çıkmıyordu.Ben muhafızın yüzüne bakıyordum ve taş kesilmiş şehrin duvarlarına / Ve duvarın arkasında gözüken bahçe ışık gibi göründü zifiri karanlıktan sonra.
O yabancı bahçe gözbebeklerimi yarıyordu, gözbebeklerimi yeşil balta ile yarıyordu.Kimi yerde göveriyor, kimi yerde oluyor, kimi yerde artık yaprakları dökülüyordu.
Ve rüzgar bana söyledi benim için sakladıklarını yapraklar arasında misem ile tangaları / Hem şehrin tam da yüksek ve sağlam duvarının bir kısmının eksik kaldığını.Senin dingin ışığını ararken ben menzili ölçmedeydim duvardan gökyüzene kadar/ Ve bomboş trenler de trenlerin kovuklarına benziyorlardı.Ve tekrar gürültüsüne susadı kulaklar, büyük gürültüsüne büyük günahların / Ve dostumun ruhu timsali şehrin üstüne savurdum dallarımı.Küllenmiş ocağa atılan kömür misali savurdum üstüne badenin dallarını.Herkesin yerine düşünürmüşüm meğer kalbimde kendim için düşündüğüm şeyi.Ve şehir yeniden hareketlendi. Duman da gözüktü, kan gibi sıcaktı.Uzun süren uykudan sersemleşmiş şehirliler enselerini ovuşturuyordu /Ve tozlanan çınarlar dizini her kapının yanında eşit halde duruyordu / Ve tadılan sarhoşluğu, ürpertiyi ve acıyı bize pay edip mecbur kılıyordu.Ben gidiyordum ve hayranlıkla gözetliyordum çınarların okşamalarını /Seyreder gibi aydınlık bir sirkte askerler yarı çıplak ve kıvrak kadınları.
Çalıyordu, bir yerde çan çalıyordu ve külahımda devler hızla dönüyorlardı / Ve otobüsün bezgin yolcuları dizlerinin üstüne koymuşlardı kırık güneşin parçalarını.Ben o minnacık evi seçtim, yağmurla yıkanmış yamaçta duran, Diğer evlerin hepsinin üstünde, güneşle ve rüzgarla sarmalanan.Koyu gölgeler yatıyordu rafında ve badem ağacı gövermişti tüm tağcada /Ve birden acılarından azade olduğunu hissettim bir şeyin ruhumda.Şiir idi bu.
Ve birlikte şakıyordu güven de şüphe de şiirin gölgesinde /Ve bir vahşinin parlak çakıltaşını aldığı gibi korkarak aldım onu elime.Senin masum çehren vardı onda, ben de onu övüyor ve yüceltiyordum /Satabileyim ve tapınak dilencileri yitirmesin diye Tanrı’ya ümitlerini.
Dışarıda rüzgar giderek güçleniyor ve hırpani çınarlar da sanki /Birden tatlarını, tuzlarını yitiriyorlar ve gerdek gecesinin cazibesini.Fakat devler değneklerini atıyorlar: Beğeniyorlar rüzgarın mağrur seferini, Beğeniyorlar rüzgarı ve daha çok beğeniyorlar kadınları rüzgarda seyretmeyi.Kızmıyorum ben külahımda dev olma alışkanlığını yitiren salak devlerime / Zangırdayarak yırtıp perdelerimi çığlık attıklarında güzel bedenlere.Ben devlerin gücünü aramıyordum ve tamamen tesadüfen oldum sahibi Sihirli külahın da halen gizlediğim ve hala dilemekteyim dilediğimi de.Benim dileğim dileğimin gerçekleşmemesiydi başkasının sayesinde.Bana cılız mumun da yeterliydi ve sana gelmeye acelem vardı sadece.Tanrı bilir yarın nerde olacağımı veya hangi gölgeye sırnaşacağımı /Eğer biter ise sana dair fikirlerim karar anının fişekleri tıpkı.O zaman ne faydası olur bana devlerin, neye yarar onların köpek dişleri / Olur da esneyerek gevşersem ve kendim geçirirsem boynuma ilmiği.Her şeye muktedir bu külahı sen taktığın için ümit olarak başıma / Mutlanıyorum ışığın ve sıcaklığınla dolu olarak hala seni aradığıma,Boğazıma kadar dolu sana mukayyet olmaktan tıpkı deniz balıkla ve orman kuşlarla.Ve seviniyorum büyük ve şaşkına çeviren dünyanın hala dönmesine / Rüzgar sokaklara sığmıyor artık ve adam mırıldanıyor iskelede / Erişmesin diye dışarıda kötü hava onun ruhunun bir parçasına veya bedenine.Birden hissettim nasıl saldılar beni, sanki şimdiye dek zorla tutuyorlarmış gibi / Ve tıpkı el dokunur gibi bildik tuşlara takip ederek geldi göz senin ayak izlerini / Sensiz ellerim kayıksız kalmış küreklere benziyor. Duyuyor musun?Ve her an denizin hayaleti karşımda, fakat alışıp artık sezdirmiyorum. Uykumda da boğuyordu denizin gürültüsü beni ve kurtuluyordum sunturlu balıklardan / Ve nihayet korkumu da yendim ve yeniden başladı ağrımaya sana dair fikirlerim /Bütün gece denizde yüzüyordum kambur dalgalardan kör olmuş gözlerimle / Ve büyük balık kanadı örtülmüştü üstüme ıskalamam için yolu da sahili de /Fakat rüzgar koptu karadan ve balık da anında dönüverdi gerisin geriye / Ve yenilenmiş şarkı misali gittim güneşe serilen düzlüklerin peşinden /Duyuyor musun ? Görün bana ! O kadar düşünüyorum ki, sana dokunabilirim hatta,Fakat her zaman hani neredeyse ve sanki ve sonra uzun zaman teskin ediyorum parmaklarımı…
Havalanıyor senin o pervasız elbisen tıpkı ışığın ve gökyüzünün ikmal ambarı / Ve taşlarda parçalanmasın diye yorgun gemi misali bağlıyor şehri / O dolduruyor beklentiyle ayazlıkları ve her şey için şakıyor kuş gibi / Fakat akşam iniyor ve berabere bitiyor mücadelesi gündüz ile gecenin /Ancak yine siyahlar başlıyor yeni oyuna, açılan satranç tahtasında şehrin Ve ekmek kokusuyla sarhoş fırıncı kuruluyor terden sırılsıklam ensesini.Sen artık yatıyorsun veya şimdi yatacaksın, ışığı söndürüp soyunuyorsun karanlıkta,Her şeye rağmen başkaları farketmemeli benim sende farkettiğimi ve anladığımı da.Yeniden sel olup durmadan akıyor ay senin dağınık saçlarınla çıplak omuzlarında /Ve kıskanan aşık misali o adamın izlerini arıyor odanda.Ve yeni bir yıldız daha doğuyor ay sana titreyerek sarıldığında /Ve küçük kız kardeşlerinmiş gibi uyanık bekliyor badem ağaçları dışarıda.Ben ise yalnızım, yapayalnız ve suyumla kitabım duruyor başucumda / Ve ansızın fark ediyorum ki beni artık eğlendirmiyor bu kitabın içinde yaşayan adam da.Oysa ben yoluma ve yazgıma sadık bir koca idim her zaman,Önce yaşıyor sonra yazıyordum, iyi mi kötü mü yaşadığım hakkında.Bir yerlerde trenler çığlık atıyor ve uyandırıyorlar uyuklayan şehri / Ve senin sakin ışığını arayan ben teskin edip fikirlerimi topluyorum kuvvetimi.Garın dumanı çöküyor şehrin üstüne fakat herşeye rağmen balkıyor camlar / Ve benim devlerim rüyalarına giren yıldızlar arasında uyuyorlar tayyarlar gibi / Kısa süre önce gökyüzünden yeryüzünü keşfe çıkmış tayyarlar gibi /Ve şimdi uyuyorlar, sakin ve devasalar, yıldızlar arasında yatıyor ve uyuyorlar.
Uzun zaman esiyorlardı gökyüzünde ve yıldızlara çıkarıyorlardı dünyayı /Senin erdemli ışığın koruyordu onların mağrur ve tehlikeli arzularını /Sen koruyorsun çünkü sen de çok iyi biliyorsun bunun zihnin suçu olduğunu yalnızca / Bedenin ise toprakla dolu olup dünyevi hayatla yaşıyor olduğunu halaVe dünyada varoldukça hala tatlı ile acı, ak ile kara /Zayıf ile güçlü, küçük ile büyük, güneş varoldukça ve ay varoldukça /Ben de varolurum ve bir yolcu gibi uyarım ansızın doğmuş fikirlere.Bana umut bağlayan devler ordusu da yaşar dingin gökyüzü ve emelleriyle / Benim içimde olur devlerin gücü seni sevdikçe ve seveceğim sürece / Süregittikçe ve nabzı attıkça izinin ve gözler mucizevi biçimde sayabildikçe. Zangır zangır titriyor ay ve bir demet saç örgüsü serilmiş sokaklara /Ve şairlerin canı sıkkın heykelleri ansızın beziyorlar heykellerin kaderinden /Duruyorlar, onlar duruyorlar ve inanıyorlar hep böyle duracaklarına /Ve yıldızlarla çatılmış tavan tüm ağırlığıyla çöküyor başlarına .Duruyorlar görsün diye başkaları da kurbanın ve işkencenin inatçı çehresini /Ve inansınlar diye onların tutkusunun kül değil hala ateş olduğuna.Ve tekrar, heykel ıssızlaşmış zifiri karanlıkta yabancı gövde gibi Unutmuş dünyevi ürpertisini ve suskunluğun dikeniyle yaralı bereli.Kıymetlim ! Sözün kendi pahası vardır, boyutu ve ağırlığı, kokusu ve rengi / Ve o da güler, ağlar, hayal eder, şarkı söyler her birimiz gibi.İnanmamı emrediyor bana da sözüm ve ödüllendiriyor her yetkiyle /Ve işte, horoz da ötüyor ve kenar mahalleler uyanıyorlar / Ve heykellerle canlı insanları yeniden geri alıyorlar sokaklar /Fakat beni de yaşamaya layık buluyor yürüyerek gidemediğim yollar.Ve evladır, kim bilir, ebedi bir masal dönüşen özlem gibi belkide Süregitsin senin aydınlık ruhun ve şöyle olsun: Her yerde ve hiçbir yerde.




























