Sinan Öztürk: Nazım Hikmet’le ilgili bazı eleştiriler vardır.
Ancak bunlar onun şiirleriyle ilgili değil de, daha çok siyasal yaklaşımlarıyla ilgilidir. Ayrıca özel yaşantısı da zaman zaman tartışma konusu olmuştur.
Siyasal yaklaşımlarındaki eleştirilerse Kürt, Ermeni, Pontus gibi meselelerde pek fazla bir şeyler yazıp söylemediğidir. Ayrıca “kemalist” olarak değerlendirilmesi de bir başka siyasal eleştiridir.
Nazım Hikmet aslında içerisinde yer aldığı TKP’nin ideolojik çerçevesi içerisinde değerlendirilmelidir.
Bu arada Nazım Hikmet’in 1902 ile 1963 yılları arasında yaşadığını ve bu süreçte yaklaşık on beş yıl cezaevinde olduğunu da unutmamak gerekir.
Siyasal yaklaşımlarıyla ilgili söylenenler hemen hemen doğrudur. Bana göre Nazım bugün yaşasa idi, “sol kemalist” bir çizgide olurdu. Yani Aziz Nesin, Livaneli, Yaşar Kemal, Fazıl Say, Genco Erkal, Rutkay Aziz ve benzeri birçok sanatçı, yazar siyasal olarak nerede duruyorsa orada duruyor olacaktı diye düşünüyorum.
Ancak Nazım Hikmet bana göre büyük bir devrimci idi. Bunun nedenlerini şöyle sıralayabilirim:
Nazım Hikmet kendi sınıfından bir başka sınıfa sıçramış, döneme göre oldukça etkili, kültürlü bir aileden sıyrılıp, Rus devrimiyle oluşan sosyalizmin yarattığı havayı solumak için genç yaşta Anadolu’yu boydan boya dolaşarak Sovyetler Birliği’ne gitmiş, orada yaşananları görmüş, üniversitelerinde okumuş, o dönemin yazarlarıyla şairleriyle tanışmış, dostluklar kurmuş, kendisini yetiştirmiş ve bütün bu özellikleriyle Türkçe şiir anlayışında yeni bir çağ açmıştır.
Dünyada, ülkesindeki solcuları Nazım kadar etkilemiş bir başka şairin olduğunu sanmıyorum. Ve bu etkiler hala devam etmektedir. Nazım Hikmet solun, sosyalistlerin mutlaka içinden geçtikleri bir okuldur, ondan öğrendikleri, memleketi tanıdıkları ve sevdikleri, onun sayesinde aşkı “sol içinde” gökyüzünden yeryüzüne indirdikleri edebi ve ebedi bir anıttır.
Nazım çok iyi bir devrimciydi, çünkü şiirdeki zihniyeti, melodiyi, cesareti, biçim ve içerik olarak çok ileriye taşımış, deyim yerindeyse şiirde “epistemik bir kopuş” yaratmıştır.
Nazım Hikmet büyük bir devrimci olduğu için hayatının en verimli dönemlerini cezaevlerinde geçirmiştir. Cezaevinde olduğu dönemlerin bir kısmı Mustafa Kemal’in de hayatta olduğu dönemlere denk gelir. Ama o kemalist devrimlerden oldukça umutludur gene de. Oysa istese yeni kurulan cumhuriyette ona mevki kazandırabilecek yerlerde de olabilirdi. Ancak o çok inandığı şeylerin peşinde koşarak bugün hala anılıyor olmasını, okunuyor ve değer görüyor olmasını sağladı.
Nazım Hikmet büyük bir devrimciydi, çünkü hayatının her döneminde değdiği insanlara edebiyatı, resmi sevdirmiş, o döneme göre çok ileri adımlar olan sosyalizmi anlatmış, etkilemiş, oldukça verimli ve yaratıcı bir şairdi.
Nazım Hikmet bir bakıma kendi ülkesindeki cumhuriyetin gazabına uğradığı gibi, sürgünde yaşadığı ve idealize ettiği sosyalist bir cumhuriyette de gene rahat bırakılmamıştı. Orada da izlenmiş, hakkında ve görüştüğü insanlarla ilgili raporlar tutulmuş, kısacası orada da sisteme entegre edilmeye çalışmış, ancak o bunu da reddetmiştir.
Çünkü Nazım Hikmet kendi kimliği ve ideallerini her şeyin üzerinde tutmuştur. Yanlışa yanlış deme cesaretini gösterebilmiştir.
Gelelim en başa, en baştaki eleştirilere. Nazım’ın bu tür siyasal tutumlarında iki üç noktanın belirleyici olduğunu düşünüyorum: Cumhuriyet’ten beklentilerinin yüksek olması, yaşanan tehcir ve katliamlar hakkında fazla bilgiye sahip olmaması ve hatta bildiklerini Cumhuriyet’e yakıştıramaması, partisinin ideolojik sınırlarını aşmak istememesidir.
Biz bile 2021 yılında yakın tarihle ilgili birçok şeyi daha yeni yeni öğrenmeye başlamışken, bundan altmış yıl evvel aramızdan ayrılan bir şairden sanıyorum ki çok fazla şey bekliyoruz.
Konu tartışmaya çok açıktır elbette. Ben kendisinden çok şey öğrenmiş bir insan olarak onun önünde saygıyla eğiliyorum…
Üç yıl evvel yazmıştım Facebookta.
Bugün de aynı şeyleri düşünüyorum…



























