“Varamaz elim, / Ayvasına, narına can dayanamazken, / Kırar boynumu yürürüm.” AHMED ARİF
AHMED ARİF TURU: İKİNCİ GÜN
İnsan yürekten isteyince Tabiat Ana’nın nasıl yardımcı olduğunu bu yolculukta da öğrenmiş olduk. Altı günlük gezi boyunca “ayağımız hiç taşa takılmadı”. Ülkü Tamer; “Güneş bulutun önüne ne zaman geçer,/ Yeter ki geceyi sürüklesin kuşlar,/ Soluğun alnıma kursun beşiğini,/ Kirpiklerinden kopup gelen ninni,/ Yeter ki akıtsın şafağını gözlerime,/ GÜNEŞ BULUTUN ÖNÜNE HER ZAMAN GEÇER” diye devam eder bir şiirinde. Altı gün boyunca Güneş’in önüne hiç bulut girmedi, bulut hep Güneş’in arkasında saklandı. Son gün Ardahan-Şavşat arasındaki 2470 rakımlı Çam Geçidi’ni geçerkenki yarım saat hariç.

Mahir Çayan ve arkadaşlarının katledildiği (30 Mart) günde, güzele dair her şeyi barındıran Dersim’den ayrılarak Diyarbekir’e doğru yola çıktık. Pertek’ten feribotla geçmenin keyfi ile Nemrut’a beş kilometre kala kara saplanarak dönmenin kederini yazmıyorum. Ama Eski Kahta’da Menengiç kahvesi içirerek bizi “öpen” gençten aldığımız “zevk” sonrası Cendere köprüsünü görmenin de keyfi ile kendimize geldik.
Aracı her zaman ben sürdüm ama benim sürmemin nedenleri vardı. Birincisi Volkswagen Kedi ile beş yıldır birlikte yaşıyoruz. İkincisi Baginli Hilmi abinin genç olmasından kaynaklı refleksleri zayıftı, Murkivetli İsmail arkadaşın yaşı Ferrari gibi araçları kullanmaya elverişli idi ve Sanatisli Erdal ise yalnızca Karasaban sürmesini biliyordu.

Diyarbekir’e girer girmez sağı solu apartman, site, AVM gibi “modern” binalar içinden geçerek Öğretmen Evi’ne vardık. Niye öğretmen evi? Bir, emekli öğretmen var aramızda, iki, ekonomik olur diye. (Özelleştirilmiş mi ne, hiç de ekonomik değildi). Sanatisli’nin kumanyası, Klaskurli’nin içkileri ile uzun uzun muhabbet ettik ve Zirveciler (Karçal Dağı vadisi üzerinde olan Baginli ve Sanatisli) bir odada, Mezbahaneciler (Yolu Çoruh Nehri ve Borçka mezbahanesi üzerinden geçen Klaskurli ile Murkivetli) bir odada yattık.
Diyarbekir adı anılınca aklıma iki isim gelir; Ahmed Arif ve Şeyhmus Diken. (İki edebiyatçı da Diyarbakır yazmazlar, Diyarbekir yazarlar.) Yola çıkmadan önce Şeyhmus Diken ile yazışmıştım. Buluşma yeri ve saatini kararlaştırmak için bir gün önce aramamı söyledi. Buluşana kadar birçok yeri dolaştık ve Ahmed Arif (yaşasaydı mutlaka bizimle buluşurdu) müzesinin yanında bir restoranda buluştuk. Fatih Mehmet Maçoğlu ve Şeyhmus Diken’le görüştükten sonra ve bu yazıyı yazarken şöyle bir cümle kurdum; “Muhabbet her şeyi görmenin ve tanımanın tek adresidir.”

Uzun muhabbetten sonra içinde tamamı Borçkalı olan fındık, peynir, yağ, şarap, küçük şat (shot) boynuzu, çaça ve likör torbasını verdik ve muhabbetin uzamasından korkarak vedalaştık. Şeyhmus Diken gecenin bir saatinde arayarak “çok borçlandığını” söyledi. Biz de “bu ayda olmasa gelecek ayda” diye cevap verdik. Aslında borcu yoktu, bize “Başım gözüm üstüne” gibi bir değer öğrettiklerinin farkında değildi. Ahmed Arif bir şiirinin girişine şöyle başlamıştı; “Varamaz elim, / Ayvasına, narına can dayanamazken, / Kırar boynumu yürürüm.”
Diyarbekir’den “boynumuzu kırarak” Mardin’e doğru yürüdük.





























