“Hasan Zengin’in oğlu olmak” hayatın bir armağanıydı bana; sahip olmaktan gurur duyduğum bir kimlik.
Aramızdan ayrılalı bugün tam 15 yıl oldu. Bu süre içinde Hasan Zengin’le hayatı bir şekilde kesişmiş çok sayıda insanla karşılaştım.Dünyadan gülümseyerek, gülümseterek ve iz bırakarak geçen bir güzel adam olarak hatırlandığına tanık oldum, gönendim.
Bir yıldönümünde daha minnetle, özlemle ve sevgiyle…
Altan Erbulak: “Hasan Ağabey’in Zenginliği”
Bu, uzun boylu kır saçlı bir adamın öyküsüdür.
“Belki” sözcüğünü hiç kullanmayan, sadece “evet” ve “hayır” diyen, dedikten sonra kesseniz sözünden dönmeyen “inanılmaz bir adam”ın öyküsü.
1971’in Mayıs ayı filan. Ilık, taze, sissiz bir İstanbul sabahı. İstanbul’da, İstanbul’un Kocamustafapaşa’sında, Altımermer sokağı ile Başvekil Caddesinin kesiştiği kocaman bir toprak meydanda bakışıyoruz birbirimizle. Doğal olarak, o aşağıya, ben yukarıya bakıyorum.
– “Burası iyi mi?”
-“İyi. Fena değil Hasan Ağabey.”
Hasan Ağabey, elindeki sert, çatalı bir değnekle yere, toprağın üzerine bir çarpı işareti çiziyor. Koskocaman bir çarpı. İkimiz de, o koskocaman “çarpı” işaretine bakıyoruz. Sesi rüzgara karışıyor.
-“İşte, tiyatronun tam ortası burası olacak.”
-“Ne zaman başlayacaksın Hasan Ağabey?”
-“Şimdi.”
-“Şimdi mi?”
-“Şimdi ya… Hadi, biz Sami’nin kahvesine gidip, bir tavla atalım seninle… Tavla bilir misin?”
-“Tavla mı? Ben tavlanın kitabını yazdım Hasan Ağabey. Hiç okumadın mı?”
Güleç, insancıl yüzünde güller açıyor sanki.
-“Herhalde benim yazdığım hitaptan kopya çekmişsindir.”
Sami’nin kahvesi hemen oracıkta. Kahvenin bahçesi o kocaman “çarpı” işaretine bakıyor. O koskocaman toprak arsaya.
İlk oyun benim için bir hezimet. Daha başlar başlamaz “mars” oluyorum. Dakika 4, Hasan Ağabey 2-0 önde.
-“Sen kendi yazdığın kitabı çoktandır açmıyorsun galiba. Hop, hop, dört cihar öyle oynanmaz, bir tane fazla oynadın.”
O da ne? Biz üçüncü oyunun ortalarındayken, Altımermer sokağı’nın iki tarafından kocaman iki dozer, tarih öncesi dinazorları anımsatır bir biçimde, önlerindeki kepçeleri kafa sallar gibi döndüre döndüre, o kocaman arsanın ortasındaki kocaman “çarpı işaretine” doğru yaklaşıyorlar.
Bu mekanik dinazorlar toprağı çok seviyorlar galiba. İkisinde de bir iştah, bir iştah… Yediler, bitirdiler toprağı. Ve hemen oraya koskocaman bir çukur açtılar.
Bizim tavla maçının ikinci devresinin 74’üncü dakikası oynanırken, Hasan Ağabey 6-0 önde. Yenildiğime ilk kez seviniyorum. Orada bir tiyatro oluşuyor. Hem de temelinden bizim olacak bir tiyatro. İstanbul’un Kocamustafapaşa’sında bir “tiyatro doğuyor.”
-“Hadi, oyna dübeşini…”
-“Oynayamam Hasan Ağabey… Gözlerime inanamıyorum. Koskoca temeli kazdılar Hasan Ağabey…”
O gün akşama kadar sanırım 15-20 el tavla oynadık Hasan Ağabey ile ve ben her oyunda kaybettim. Ooooh ne güzel…
Ertesi gün, daha ertesi gün hep yinelendi bu olay. Hasan Ağabey, beni Sami’nin kahvesinde, tavlada hep yenerken, tiyatro binası yavaş yavaş yükselmeye başladı.
-“İşte sahne şurası olacak” dediğinde, 15-20 adam hemen oraya üşüşüyor ve betonu döküp sahneyi yapmaya başlıyorlardı.
-“Şurasını soyunma odaları için ayırdım…”
Hooop, 15-20 kişi araç gereçleri ile oraya seyirtiyorlardı.
Hasan Ağabey,elindeki çatallı değnekle toprağın üzerine çarpı işareti koyduğundan bu yana 2 ay geçmiş, kaba inşaat bitmiş, tiyatronun tavanının betonu dökülmüştü bile.
Sevinçten kabıma sığamıyordum.
O sıralarda “Taş Arabası” adı altında bir sütunum vardı Milliyet’te. Gene böyle “ALTAN’CA” gibi Pazar günleri yazıp çiziyordum. Bi seferinde “elinde, tiyatro binası olmaya yarayacak birileri varsa, bana başvursunlar” diye yazmıştım. İşte Hasan Ağabey’i o zaman tanıdım. Hasan Ağabey 4 erkek kardeşi ile odama gelmiş:
-“Elimde tiyatro binası yok ama istersen yaparım” demişti.
Olaylar çok hızlı gelişmiş, konuştuğumuzun haftasında “tiyatro binası”nın inşaatı başlamıştı. Ve ne benim, ne de Metin Serezli’nın cebinde 25 kuruş vardı ve bizim için uzun boylu, kır saçlı bir adam tiyatro binası yapıyordu.
İnanamıyorsunuz değil mi?
-“Hasan Ağabey, niçin yapıyorsunuz bütün bunları? Herhalde bu işten çok para kazanacağınızı sanmıyorsunuz değil mi?”
-“Her şey para değildir ki. Bu çevre bana çok şey verdi. Buraya geldiğimde hiçbir şeyim yoktu. Buralara evler, apartmanlar, binalar yaptım ve şimdi çevreye teşekkür olarak bir ‘tiyatro’ yapıyorum. Fena mı?”
Duyuyorsunuz değil mi? Kendisine para kazandıracak yapılar yerine, gerçek bir kültür hizmeti olan “tiyatro binası” yapıyordu Hasan Ağabey.
Nerede o eski Hasan Ağabey’ler. Şimdikilerse “tiyatro binalarını” bozup depolar, ambarlar yapıyorlar.
Eylül ayının ortalarında, “tiyatro binamızın” hemen hemen her şeyi tamamlanmıştı. Koltukları, perdesi, ışıkları, soyunma odaları, hatta, gene Hasan Ağabey’in deyimi ile “dedikodu odası” bile hazırdı. Bu “dedikodu odası” oyuncuların “dinlenme salonu” idi.
İşte Kocamustafapaşa’da bir tiyatro vardı artık.
Adını “mahalle” sözcüğü çok Arapça olacağından, “ÇEVRE TİYATROSU” koydum. “Yahu, orası bize çok uzak” diyenlere, büyük bir ukalalıkla “Ama Kocamustafapaşa’ya çok yakın” diyorduk.
Biz “beş kuruş” harcamamıştık, her şeyi o inanılmaz Hasan Ağabey yapmıştı. İş kontrata geldi dayandı. Korka korka sordum.
-“Hasan Ağabey, kontrat?”
-“Ne kontratı. Biz birbirimize söz vermedik mi? Bir kağıt parçası sözümüzden kıymetli mi?”
-“Aman Hasan Ağabey, elektrik için gerekli bu. Şimdi söyle bana, aylık kaç para kira yazayım?”
-“Ne bileyim? Ne istersen onu yaz.”
-“Olur mu Hasan Ağabey? Bana kalırsa ben ‘1 Lira’ yazarım.”
-“Yazmazsan şerefsizsin.”
Ve “1 Lira” yazdım kontrata.1971 yılının Ekim, Kasım, Aralık aylarında koskoca tiyatro binasına ayda “1 Lira” kira ödedim.
Neden mi? Bilmem. Onu, gidin Kocamustafapaşa’da Hasan Zengin’in kendisine sorun.
Başkaları han, hamam sahibiyken, Hasan Zengin, hem “Çevre Tiyatrosu”nun, hem de Aksaray’daki “Köşebaşı Tiyatrosu”nun sahibi.
Çok yaşa sen Hasan Ağabey. Senin gibi 5 kişi olsa, değil İstanbul’un, Türkiye’nin tiyatro sorunu çözülür.
Sahi, o “5 kişi” var mıdır dersiniz.
Altan Erbulak ( 15-12-1985 / Milliyet)





























