CEMİLE ÇAKIR’A MEKTUP
Merhaba Cemile Çakır,
Ne zamandır rastlamıyorum şiirlerine, kitabını, Beyaz Düşsel
Kanatlar’ı alınca fark ettim, özlemişim.
Şiirlerini okumadan senin geçmişine daha doğrusu özyaşamsal
portrene bakınca düşülecek bir yanılgı var, o da senin yalnızca
devrimden ya da ezilenlerden söz edeceğin. Oysa sen “el fenerini” aşklara çevirerek anlatıyorsun dünyayı: “Birdenbire akşam
çöker ve gök kuşlarını yitirir”. Ben 12 Eylül’ün hemen arifesinde
gökyüzünün yitirdiği kuşlar arasında senin siluetini de görüyorum. Küçük şehirlerin parasız yatılı genç kızını. Darbenin çizmeli
arasında yaşamı dağıtılmaya çalışılan inatçı, direngen Karadenizli
kızı. Direnmeni pekiştiren edebiyat mıydı?
Sevgili Cemile,
Beyaz Düşsel Kanatlar’ı okurken sana yazmaya karar verdim,
örnek bir kitaptı çünkü. Nicedir bölünmüş, parçalanmış yaşamla-
ra. İçinde bir depremi taşıyan hayatlara. “Bir şarkısı bile yok” olan
ağaçları ayakta tutan dayanışmanın masalını anlatıyordu.
Şiir değerlendirmelerinde acımasız olduğumu bilirsin. Sana
yazarken bakış açımı değiştirmedim. Şiirinin değiştirmemekte
inat ettiğin acemiliklerle okurun yüreğine dokunuveren söyleyiş-
leri yüzünden yazıyorum sana. Umudu anlatırken “kanımın deği-
şiyor rengi” demeyi başaran bir şair bence şiirini de tümüyle de-
ğiştirirdi. Anlaşılan sen “korkulu ustalık” yerine “güzel acemiliği”
yeğliyorsun. Ne diyebilirim ki… Bu da bir yol.
Sevgili Cemile,
Şiirlerinde kadının tutkusunun sınırsızlığını dile getiriyorsun. Bu
el değmemişliğin tutkusu üstelik. Sakınmasız, çılgın ve acemi. Bir çakıl taşı gibi susmak zorunda olmanın acımasızlığını yaşayan kadınlarımızın, genç kızlarımızın içini acıtan tutku. Sevilmek istemenin “bulutunun” çöktüğü, “bedeninin sıradağları”nı dile getirmek kolay iş değil.
Kolay olmayan bir yan da kadın bedeninin ikilemi, bir yanda
sarp sıradağları gövdenin, öte yanda gövdenin zonklayan yaraları…
Acıdan haykıracak kadar acı çekerken susmak zorunda olmak…
Şiirlerin çok uzak bir akrabalıkla Füruğ’u anımsattı bana. Bu
İranlı şair kadın tutkuyu bizim okurumuz için saygın kıldı. Aşkın kadının da hakkı olduğunu savundu. Onun doğal bir kazayla ölmediği kuşkusu yaşamını temize çıkarttı. Bu şiirleri Fürug
yazsaydı, kuşkusuz, bütün dergilerde sözü edilirdi. Bizim bahçe-
nin çiçeğinin kokusunu duymuyoruz. “aşk deyince, yangınlar ve
fırtınalar giriyor şiire” ama galiba biz aşkı da kanıksadık. Ya da
gerçeğini bir türlü görmüyoruz.
Bir adamın köpeğini okşayan parmaklarından okşadığı gövdeye akan duyguları görmek/göstermek, narçiçeği kadın ellerinin
aleve dönüşünü fark etmek, yağmurun tenine işleyişini duymak
bunları ne zamandır okumadık. Şiirimizin her gün bir oyma ekle-
nen ulu kapısı, karmaşık mimarisi böyle yalın söylenmiş karmaşık
duygulara gönül indirmiyor, geçit vermiyor şimdilerde. Şiirin ya-
şamla ilişkisi unutuldu. Günümüzün kadını bir “arka sayfa güzeli”. Bir tüketim nesnesi. Erkeği de ona uygun. Aşk ve tutku olsa
olsa bir tüketim nesnesi olarak söz konusu olabilir.
Avucuna doldurduğun suyun köze dönüştüğünü okurken inan
benim de ellerim yandı. Sen, dizelerindeki “el fenerinle” yalnız
şiirini değil, kadınımızı da onun yaşadıklarının göstermeye çekindiği yanı aydınlattın Cemile Çakır.
Bir Karadenizli olarak kocayemişi bilirsin. Şiirin benim için
bir kocayemiş tadında. Sevmek için tatmak gerek.
26 AĞUSTOS 2010
Sennur Sezer, Perşembe Mektupları s. 93-94


























