Hasan Çelik: Bugün artık ahirette olan şairin, Otar Çİladze’nin doğum günü…..Bir masal şairin ilham kaynağı olursa veya o masalı şair anlatırsa bakın neler olurmuş…… (Bu sayfalara çok uzun olacağından aslını koymuyorum maalesef)
ოთარ ჭილაძე…… მის სულს აქაც და იქაც გაუმარჯოს……. (გესმის?)
Bir Gürcü masalından alıntı :
“Üç kardeş varmış. Kardeşler bir gün hadi ayrılalım demişler. Büyüğün payına evler, ortancasının araziler, küçüğün payına ise bir külah düşmüş.
-Bu külahı süreyim mi, ekeyim – biçeyim mi, yiyeyim mi içeyim mi, bu ne Tanrı lanetidir böyle ? diye sormuş küçüğü.
- Ne ise ne, senin payın da budur, demiş kardeşleri cevaben.
- Pekala, payınızı iyi günlerde kullanın, ben buradan giderim demiş ve gitmiş küçüğü. Elinde kocaman bir değnek başında da uzunca bir külah ile ormanda yürüyormuş. Başındaki külah dallara takılıp yere düşünce, kardeşlerine kırgın olan ve bu nedenle bir süredir ağzını bıçak açmayan delikanlı değneğini kaldırarak “seni şöylesi, seni böylesi, başımda da durmuyorsun” diye söylenmiş ve külahına iki kez vurmuş.
Birden külahtan iki dev fırlayıvermiş: - Ne ihtiyacın var, niye çıkardın bizi bu külahtan , diye sormuşlar.
- Neye ihtiyacın var ne demek, aç ve susuzum, bundan başka ne sıkıntım olabilir, diye cevap vermiş. Devler dört dönmüşler, hemen bir sofra kurmuşlar, delikanlıyı yedirip içirdikten sonra da külaha geri dönmüşler.
Meğer külahın içinde, külahtaki kıl sayısı kadar dev varmış. Değeneğini kaç kere vurursan, o kadar dev dışarıya fırlarmış.”
Sihirli külah takmışım başıma ve külahım doludur benim sadık devlerimle
Sırf bana hizmet etsinler diye kondurdum bunca devi kafama
Ve kalkıp deneyeceğim, deneyeceğim şansımı bu dünyada ben de.
Bir şey bulursam taşa koyarım yine, çok da bir şey istemiyorum ayrıca
Başka biriydim eskiden, bambaşka biçimde parıldıyordu kamer de
Ve daha çok hatır gönül için yaşıyordum, kendi dileğim ve ruhumun dışında.
Ve ben birileri için fikrimden vazgeçebiliyordum, birilerinin istemiyle
Sonra da üzülüyordum, bütün gece davulların sesine eriyip gidiyordu kar
Böyle etkiliyor hava beni, gizliyorum, fakat endişeleniyorum habire
Hala ağrım var, ancak istemiyorum, herkesin acıyarak bakmasını suratıma
Kaderin bana bahşettiği külah, beni düşmandan her zaman korur
Ta ki ölüm kapımı çalarak “geldim” diye fısıldayana kadar kulağıma
Sadık devlerim de bana olan inançlarını ve saygılarını o ana dek korur
Ve onların gözlerine de girer ışık, benim sadece nur saydığım aydınlık
Ben bu dünyada gezinirim ve tehlikeler ruhum ile zihnime zenginlik katar.
Bazen yıldızlar doğar, bazen duman ile kurum sarar yıldızları da
Ben hissettim artık hayatın nimetini ve biliyorum ant içmenin değerini
Ve şunu da biliyorum ki vaktinden evvel ne gözyaşının ne gülümsemenin yoktur değeri
Ve ruhumla mücadele ediyor yağmur soğurmuş dal gibi ağır bir tel, yepyeni,
Bense son mumum ve son ümidim olarak sakınıyorum solgun gülümsemeni
Hala ışıldıyor senin adın da, hala çan misali asılı gökyüzünde
Ve istasyonlar açıyorlar bitmemiş rüyalarla dolu gözlerini
Ve diyebilirsin belki bana, nerededir ruhu , şeytanın ruhu ve kuvveti nerede.
Belirsiz rüyalarda yüzüyorum ben ve çaktırmadan teslim oluyorum girdaba
Fakat hatırlıyorum nerde koptuğunu izinin ve nerede taptığımı doğanın gücüne
Ve benden kardeşlik isteme, ben kadın istiyorum, kadına dönüşen kaburgamı veya.
Senin adresini arıyordum tozdan ve suskunluktan gırtlağım kurumuş halde.
Ve işte şimdi, ahize gibi hırlıyor kafam her şeyden sonra.
Anlıyor musun ? Hesap verme vakti geldi ve kurtul artık fazla yükünden.
Sen artık başka birisin, çünkü bu gece sıradan bir gecedir başkalarına.
Dileğim buydu benim, oysa hatırlıyordum her şeyin bitiverdiğini aniden.
Ve kor bir fırından yayılan ekmeğin ıtırı sokakları doyuruyordu.
Taşlarda ise aydınlığın şeridi yatıyordu ve ırmak dedi ki bana anında:
Almazsan pişman olursun ve yine pişman olursun sonunda almana rağmen.
Ben ise aldım ve hançer ağzı gibi keskin gölgeler bundan sonra
Sarhoşlar veya yaralılar gibi gezdiriyorlardı ellerini ruhumda.
Ve kesintisiz titremeye dönüşen ve benim dağınık düşüncemde kilitlenen
Senin güzel bedenini ezberliyordum tıpkı öğrenci ilk dersini öğrenirken
Fakat günler bir yerlere kaçışıyordu ve başkalarını kutsadılar hız konusunda
Ve kamerin beyaz yongası gibi duruyordu senin ruhun benim rafımda
Tıpkı en güçlü ikona, dünya ya da, kalakaldığım içinde
Ve ben bilindik kılabilirdim aleme tabiatın kasttettiğini senin şahsında
Şimşek misali şavkıyor karanlıkta istasyonun saati ve semafor harlanıyor sessizce
Gizliyorum, ama hala endişeliyim, sancım var fakat alışıyorum ağrıya da
Ardı ardına sönüyor ışık pencerelerde, pencereler gözlerini böyle yumar raflarda
Ve burada bir yerlerde değilse henüz şeytan da tezelden gözükecek artık
Değişsin diye sesler ile yollar ve geceleyin ruhumda taht kursun diye karanlık.
Benim ise niyetlerimden vazgeçmeme izin vermiyor ki yaşım da
Çığlık atarak uçup gidiyor dopdolu tren meraklı kulaklarla
Ve birbirine dolanmış fikirleri saçarak zorla başımıza sarıyor
Köşede uyukluyor yaşlı kadın, gözlerini de yalnız arada bir açıyor
Eski sandıklar gibi. Hem sanırım kendim söyleyeceğim ona adımı sanımı yakında.
Bizzat kendim söylerim ve yolculuğumun sebebini emanet ederim kırışık ellere
Ve rüzgar kadar ayık ihtiyar havsalayı kaplar yavaş bir gülümseme
Ana-evlat olmamızın aşkına, su bul bana, karşılığında bir şeyler öğretirim sana
Ve tekerleklerden böğürerek kaçıyor günah kadar karanlık ve ödlek gece
Hem suyu götürüyorum hem doğru tutmaya çabalıyorum bulanık ve soğuk bardağı
Ben sahiden çabalıyorum ve hissediyorum parmaklarımın arasında meçhul ve yeni bir acıyı
Koyu hayaletler zıplıyor dağlarda ve ışıldıyor ebediyen suskun olan mehtap da
-Seni bekliyorlarsa acele etme ve sen de başkalarından sakla kendin birini aradığında –
Diyor ihtiyar ama ihtiyara da benzemiyor ve ayın civcivlerini sallıyor eteğinde
Ve şüphe tıpkı yeni bir leke, tedirgin ediyor beni, uyuyamıyorum bütün gece.
Sahilin taşlığı vuruyor pencere camına birden ve köprü kahkahasını atıyor ebedi
Ve söylemeye ne hacet, biçare ihtiyar dediğim kuşkusuz şeytanın ta kendisiydi.
Çok erkenden uyandım, başım ağrıyordu, yüzümü ateş basıyordu
Ve muhtemelen sırf yaşıma hürmeten sordum, ancak artık hiçbir yerde bulunmuyordu
Ancak rüzgar kırık dökük pencereden ormanları ve bulutları sürüklüyordu
Ve faziletli Nuh’un gemisi misali odacık sükunetle her şeyi içine sığdırıyordu
Anlıyor musun ? Anlıyor musun hani? Zamanı geldi ve karanlıktan çıkıyor çocuk da
Ve kuleler gibi gururla yükseliyorlar senin uzun bacakların da rüzgarda
Ve sana sövgü ile sana övgülerle doludur senin etrafındaki sokaklar da
Ve kimileri karanlıkta yolları daha iyi sezinlemek için gözlerini yumuyor
Külahımda ise dalgalanıyor benim ordum ve zincirli gürzlerim gıcırdıyor
Onlar dağları yok etmeye de muktedirdir kuşkusuz ben rıza gösterirsem
Ben ise asla dışarıya salmam onları ve hiçbir zaman buna izin vermem:
Bu dağların gölgesi göğüslere yatıyor her zaman ay doğduğu anda.
Ya da belki benimdir böylesi ödlek, sürgü takılı belki de benim ruhuma da
Hem şırıldıyorum kavkaa misali kovuklaşmış ve bitip tükenmiş soygunlarda.
Ve tıpkı körler ile sağırların dingin artelinin sadık üyesi olarak yaşıyorum
Ve tasamın da kaygımın da hep başkalarından fazla olduğunu sanıyorum.
Bırak böyle olsun fakat ben biliyorum aniden uçup giden hayatın kıymetini
Ben yemin ederek kavuşturdum ellerimi ve nedamet ile değiştirdim öfkemi.
Dün akşam dostum öldü benim, böyle kuşlar ölüyorlar yalnızca,
Dayanılmaz hale gelince çileleri teslim oluyorlar eninde sonunda.
Sabahleyin cesedi güneşe serdim ben ve bademin yaş dallarıyla süsledim
Ve her gece seni daha çok sevdiğimi ve seni beklediğimi ona itiraf ettim.
Dallar tomurcuklandı yolda ve çiçeğin sıcaklığını hissettim aniden
Ve tekrar kaçtı ağzımdan Tanrının yüceliği: Ceset göverdi sandım kendiliğinden.
Yukarı gidiyordum, en yükseklerde yer seçiyordum makber için.
Ağır kayalar getiriyorlardı devler ve hıçkırıyorlardı çocuklar gibi
Ve biz barınağı kapatırken birden bire ilk kez o an canım çekti
Şehrin sokaklarında ağlayan devlerin bölüğü ile görünmeyi.
Şehir nehrin kıyısında taş kesilmiş ve karartılmış halde yatıyordu
Cam ile kireç parlıyordu güneşte, rüzgar kendi dokurcununu götürüyordu.
Şehrin ağır kapıları yanında bir muhafız miğferinin gölgesinde uyukluyordu,
Uyuklayan muhafızın korkusundan olsa gerek yolda kimseden ses çıkmıyordu.
Ben muhafızın yüzüne bakıyordum ve taş kesilmiş şehrin duvarlarına
Ve duvarın arkasında gözüken bahçe ışık gibi göründü zifiri karanlıktan sonra.
O yabancı bahçe gözbebeklerimi yarıyordu, gözbebeklerimi yeşil balta ile yarıyordu.
Kimi yerde göveriyor, kimi yerde oluyor, kimi yerde artık yaprakları dökülüyordu.
Ve rüzgar bana söyledi benim için sakladıklarını yapraklar arasında misem ile tangaları
Hem şehrin tam da yüksek ve sağlam duvarının bir kısmının eksik kaldığını.
Senin dingin ışığını ararken ben menzili ölçmedeydim duvardan gökyüzüne kadar
Ve bomboş trenler de trenlerin kovuklarına benziyorlardı.
Ve tekrar gürültüsüne susadı kulaklar, büyük gürültüsüne büyük günahların
Ve dostumun ruhu timsali şehrin üstüne savurdum dallarımı.
Küllenmiş ocağa atılan kömür misali savurdum üstüne badenin dallarını.
Herkesin yerine düşünürmüşüm meğer kalbimde kendim için düşündüğüm şeyi.
Ve şehir yeniden hareketlendi. Duman da gözüktü, kan gibi sıcaktı.
Uzun süren uykudan sersemleşmiş şehirliler enselerini ovuşturuyordu
Ve tozlanan çınarlar dizini her kapının yanında eşit halde duruyordu
Ve tadılan sarhoşluğu, ürpertiyi ve acıyı bize pay edip mecbur kılıyordu.
Ben gidiyordum ve hayranlıkla gözetliyordum çınarların okşamalarını
Seyreder gibi aydınlık bir sirkte askerler yarı çıplak ve kıvrak kadınları.
Çalıyordu, bir yerde çan çalıyordu ve külahımda devler hızla dönüyorlardı
Ve otobüsün bezgin yolcuları dizlerinin üstüne koymuşlardı kırık güneşin parçalarını.
Ben o minnacık evi seçtim, yağmurla yıkanmış yamaçta duran,
Diğer evlerin hepsinin üstünde, güneşle ve rüzgarla sarmalanan.
Koyu gölgeler yatıyordu rafında ve badem ağacı gövermişti tüm tağcada
Ve birden acılarından azade olduğunu hissettim bir şeyin ruhumda.
Şiir idi bu. Ve birlikte şakıyordu güven de şüphe de şiirin gölgesinde
Ve bir vahşinin parlak çakıltaşını aldığı gibi korkarak aldım onu elime.
Senin masum çehren vardı onda, ben de onu övüyor ve yüceltiyordum
Satabileyim ve tapınak dilencileri yitirmesin diye Tanrı’ya ümitlerini.
Dışarıda rüzgar giderek güçleniyor ve hırpani çınarlar da sanki
Birden yitiriyorlar tadını tuzunu ve gerdek gecesinin cazibesini.
Fakat devler değneklerini atıyorlar: Beğeniyorlar rüzgarın mağrur seferini,
Beğeniyorlar rüzgarı ve daha çok beğeniyorlar kadınları rüzgarda seyretmeyi.
Kızmıyorum ben dev olma alışkanlığını yitiren külahımdaki salak devlerime
Zangırdayarak yırtıp perdelerimi çığlık attıklarında güzel bedenlere.
Ben devlerin gücünü aramıyordum ve tamamen tesadüfen oldum sahibi
Sihirli külahın da halen gizlediğim ve hala dilemekteyim dilediğimi de.
Benim dileğim dileğimin gerçekleşmemesiydi başkasının sayesinde.
Bana cılız mumun da yeterliydi ve sana gelmeye acelem vardı sadece.
Tanrı bilir yarın nerde olacağımı veya hangi gölgeye sırnaşacağımı
Eğer biter ise sana dair fikirlerim karar anının fişekleri tıpkı.
O zaman ne faydası olur bana devlerin, neye yarar onların köpek dişleri
Olur da esneyerek gevşersem ve kendim geçirirsem boynuma ilmiği.
Her şeye muktedir bu külahı sen taktığın için ümit olarak başıma
Mutlanıyorum ışığın ve sıcaklığınla dolu olarak hala seni aradığıma,
Boğazıma kadar doluyum seni sakınmaktan tıpkı deniz balıkla ve orman kuşlarla.
Ve seviniyorum büyük ve şaşkına çeviren dünyanın hala dönmesine
Rüzgar sokaklara sığmıyor artık ve adam mırıldanıyor iskelede
Erişmesin diye dışarda kötü hava onun ruhunun bir parçasına veya bedenine.
Birden hissettim nasıl saldılar beni, sanki şimdiye dek zorla tutuyorlarmış gibi
Ve tıpkı el dokunur gibi bildik tuşlara takip ederek geldi göz senin ayak izlerini
Sensiz ellerim kayıksız kalmış küreklere benziyor. Duyuyor musun?
Ve her an denizin hayaleti karşımda, fakat alışıp artık sezdirmiyorum.
Uykumda da boğuyordu denizin gürültüsü beni ve kurtuluyordum sunturlu balıklardan
Ve nihayet korkumu da yendim ve yeniden başladı ağrımaya sana dair fikirlerim
Bütün gece denizde yüzüyordum kambur dalgalardan kör olmuş gözlerimle
Ve büyük balık kanadı örtülmüştü üstüme ıskalamam için yolu da sahili de
Fakat rüzgar koptu karadan ve balık da anında dönüverdi gerisin geriye
Ve yenilenmiş şarkı misali gittim güneşe serilen düzlüklerin peşinden
Duyuyor musun ? Görün bana ! O kadar düşünüyorum ki, sana dokunabilirim hatta,
Fakat her an hani neredeyse ve sanki ve sonra uzun zaman teskin ediyorum parmaklarımı…
Havalanıyor senin o pervasız elbisen tıpkı ışığın ve gökyüzünün ikmal ambarı
Ve taşlarda parçalanmasın diye yorgun gemi misali bağlıyor şehri
O dolduruyor beklentiyle ayazlıkları ve her şey için şakıyor kuş gibi
Fakat akşam iniyor ve berabere bitiyor mücadelesi gündüz ile gecenin
Ancak yine siyahlar başlıyor yeni oyuna, açılan satranç tahtasında şehrin
Ve ekmek kokusuyla sarhoş fırıncı kuruluyor terden sırılsıklam ensesini.
Sen artık yatıyorsun veya şimdi yatacaksın, ışığı söndürüp soyunuyorsun karanlıkta,
Her şeye rağmen başkaları fark etmemeli benim sende fark ettiğimi ve anladığımı da.
Yeniden sel olup durmadan akıyor ay senin dağınık saçlarınla çıplak omuzlarında
Ve kıskanan aşık misali o adamın izlerini arıyor odanda.
Ve yeni bir yıldız daha doğuyor ay sana titreyerek sarıldığında
Ve küçük kız kardeşlerinmiş gibi uyanık bekliyor badem ağaçları dışarıda.
Ben ise yalnızım, yapayalnız ve suyumla kitabım duruyor başucumda
Ve ansızın fark ediyorum ki beni artık eğlendirmiyor bu kitabın içinde yaşayan adam da.
Oysa ben yoluma ve yazgıma sadık bir koca idim her zaman,
Önce yaşıyor sonra yazıyordum, iyi mi kötü mü yaşadığım hakkında.
Bir yerlerde trenler çığlık atıyor ve uyandırıyorlar uyuklayan şehri
Ve senin sakin ışığını arayan ben teskin edip fikirlerimi topluyorum kuvvetimi.
Garın dumanı çöküyor şehrin üstüne fakat her şeye rağmen balkıyor camlar
Ve benim devlerim rüyalarına giren yıldızlar arasında uyuyorlar tayyarlar gibi
Kısa süre önce gökyüzünden yeryüzünü keşfe çıkmış tayyarlar gibi
Ve şimdi uyuyorlar, sakin ve devasalar, yıldızlar arasında yatıyor ve uyuyorlar.
Uzun zaman esiyorlardı gökyüzünde ve yıldızlara çıkarıyorlardı dünyayı
Senin erdemli ışığın koruyordu onların mağrur ve tehlikeli arzularını
Sen koruyorsun çünkü sen de çok iyi biliyorsun bunun zihnin suçu olduğunu yalnızca
Bedenin ise toprakla dolu olup dünyevi hayatla yaşıyor olduğunu hala
Ve dünyada varoldukça hala tatlı ile acı, ak ile kara
Zayıf ile güçlü, küçük ile büyük, güneş varoldukça ve ay varoldukça
Ben de varolurum ve bir yolcu gibi uyarım ansızın doğmuş fikirlere.
Bana umut bağlayan devler ordusu da yaşar dingin gökyüzü ve emelleriyle
Benim içimde olur devlerin gücü seni sevdikçe ve seveceğim sürece
Süregittikçe ve nabzı attıkça izinin ve gözler mucizevi biçimde sayabildikçe.
Zangır zangır titriyor ay ve bir demet saç örgüsü serilmiş sokaklara
Ve şairlerin canı sıkkın heykelleri ansızın bıkıyorlar heykellerin kaderinden
Duruyorlar, onlar duruyorlar ve inanıyorlar hep böyle duracaklarına
Ve yıldızlarla çatılmış tavan tüm ağırlığıyla çöküyor başlarına .
Duruyorlar görsün diye başkaları da kurbanın ve işkencenin inatçı çehresini
Ve inansınlar diye onların tutkusunun kül değil hala ateş olduğuna.
Ve tekrar, heykel ıssızlaşmış zifiri karanlıkta yabancı gövde gibi
Unutmuş dünyevi ürpertisini ve suskunluğun dikeniyle yaralı bereli.
Kıymetlim ! Sözün kendi pahası vardır, boyutu ve ağırlığı, kokusu ve rengi
Ve o da güler, ağlar, hayal eder, şarkı söyler her birimiz gibi.
İnanmamı emrediyor bana da sözüm ve ödüllendiriyor her yetkiyle
Ve işte, horoz da ötüyor ve kenar mahalleler uyanıyorlar
Ve heykellerle canlı insanları yeniden geri alıyorlar sokaklar
Fakat beni de yaşamaya layık buluyor yürüyerek gidemediğim yollar.
Ve evladır, kim bilir, ebedi bir masal, dönüşen özlem gibi belki de
Süregitsin senin aydınlık ruhun ve şöyle olsun: Her yerde ve hiçbir yerde.
Otar ÇİLADZE
Türkçesi: Hasan Çelik





























