Erol Aksakal
“Görülmemiştir” Mektupları…
Bir gece önce yağan yağmur, Şavşat-Zendeba yolundaki küçük dereleri suyla doldurmuş, ağaç yapraklarını yıkamış tertemiz yapmıştı.
Daha önceki yıllarda geldiğimiz evin yerinden emin olmak için, köye girerken, yolda yürüyen bir kadın ve erkeğe Fikriye Ablanın evini sorduk. Ayrıntısı ile tarif ettiler.
Önceden haber vermenin doğru olacağını bilmemize rağmen, kendisine zahmet vermeyelim, herhangi bir hazırlık yapmasın, “başına iş çıkarmayalım” diye habersiz gittik eve.
Bahçesine girip, bir kaç kez “Fikriye Abla, Fikriye Abla…” diye seslendiğimizde; “Kimsiniz, tanıyamadım, bir içeri gelin hele…” demesine rağmen, kendisi kapıya çıktı.
Beklemiyordu bizi. Karşısında görünce şaşırdı ve çok sevindi. Sarıldık, hasret giderdik, kucaklaştık bolca…
Bizi, üç taraflı camlı odaya aldı. Sabah toplayıp serdiği nanelerin yapraklarını saplarından ayırıyormuş. Odanın içerisi, ferahlık veren nane kokusu ile Datça’dan gelen ve emaye tepsi içerinde dinlendirilen siyah zeytinin nefis kokusu ile dolu.
Oturduğum sandalyenin yanındaki masanın üzerinde defter, kalem ve kağıtlar var. Fikriye Abla, onlara baktığımı görünce, “Ben de iki gündür hem iş yapıyorum hem de mektup yazıyorum. Bugün bitirdim. Yarın postaya vereceğim.” dedi.
“Çok beceremiyorum, yazım da iyi değil ama yine de yazıyorum işte. Noktalama işaretlerine bakmayacaksan, al oku bakalım nasıl olmuş.” dedi.
“Canım Kızım, Günaydın” ile başlayan, arkalı önlü, çizgili kağıda yazılı, iki sayfalık mektubu, ne kadar sürede ve kaç kez okuduğumun farkında değilim.
“Seni çok özledim….. Sana yetişemiyorum Kızım….. Aklım hep çocuklarımda…… Ağlamaktan gözlerim ağrıyor…… Bir Anne olarak azap çekiyorum…….Canım yavrum, birşeye ihtiyacın var mı…… Arkadaşlarına selamlarımı iletirsin…….Kızım, Seni de sıkıca kucaklıyorum….
….
….
“
Bir annenin, kızı ile yıllar ve yıllar süren hasret ve özlemenin en saf, en içten sohbetleri….
“Görülmüştür” mektupları, keşke “Görülmemiştir” mektupları olsa…
O arada çay demlenmiş, buzluktan daha önce pişirilmiş iki adet cevizli kete çıkartılmış, teflon tavada ısınmaya bırakılmıştı.
“Abla, mektubunun bir köşesine bizden de selam yazarsan seviniriz.” dediğimde, mutlu bir ifadeyle “Ne demek, tabi ki yazarım, kızım da sevinir.” dedi.
Bir insan, ömrü boyunca, onurundan, kararlılığından, direngenliğinden, sevecenliğinden ödün vermeden nasıl yaşar sorusuna verilebilir en iyi yanıtlardan biridir Fikriye Abla!!!
Ayrılık saatimiz gelince, izin istedik, bırakmak istemdi. “Kalın bu gece, Ben de yalnız kalmamış olurum” diye ne çok ısrar etti…
Keşke keşke, keşke….
Dünyadaki bütün iyi insanların içinde Fikriye Ablanın yeri hep ayrı kalacak….
Tekrar görüşmek üzere Ablacığım….


























