Sinan Öztürk
Şu an kanepeye uzanmış sağıma soluma bakıyorum; yavaş yavaş bana ait olan ne varsa azaltmamın doğru olacağını düşünüyorum.
Seneye altmış yaşıma gireceğim. İstatistiki olarak yaklaşık yirmi yılım daha var.
Bu süre çok kısa da olabilir, biraz daha uzun da olabilir.
Yaşamım boyunca en bağlı olduğum prensibim, kimseyi benimle uğraşacak duruma kendimi getirmemek olmuştur.
O yüzden en çekindiğim şey muhtaç olmak ve kendim için bir şey yapamayacak duruma gelmektir.
Umarım o kadar yaşamam ve tıpkı babamın ölümü gibi kimseyi yormadan, kendimi de yormadan, girdiğimiz dünya kapısından çıkar giderim.
Birkaç yıl evvel, bunları da düşünerek, ateist olsam da Diyanet cenaze işlerine kayıt olmuştum ve yıllık aidatlarımı ödüyorum. Cenazenle kimse uğraşmıyor. Geride kalan bürokratik işlerle de, cenazenin nakliyle de kimsenin uğraşmasıma gerek kalmıyor. Bu işi çok iyi yaptıklarını da duyuyorum görüyorum.
Kimseyi cenazemle yormak istemem.
İlişkilerimde de hep böyle davranmaya çalıştım.
Bunlar karamsarlık yazısı değil.
Çevremizde sürekli insanlar kaybediyoruz ve insan istemez bunları düşünmek zorundadır.
Nasıl yaşamışsam öyle de göçüp gitmek isterim.
Fazla eşyam yok.
Kitaplarımı hemen her yıl artık ilgimi çekmeyenleri ayırıp evden uzaklaştırsam da yeni aldıklarımla bir şekilde ikame ettiğim için, azalmaları yavaş oluyor. Ama o konuda da biraz daha yaşlandığımda daha radikal bir çözüm bulacağım.
Fazla kıyafet alan biri de değilim.
Aslında “minimalist” denecek bir düzeyde yaşıyorum.
Hiçbir şeyim fazla değil. Hatta az diyebilirim.
Hayat akarken zaman azalıyor.
Biriktirdiğim dostluklar da böyle.
Kum saatini çevireli bir hayli oldu. Aşağıya akan kum taneleri sadece önümdeki zamanı azaltmıyor, dostlarımı da azaltıyor.
Kimi erken ölüp ayrıldı, kimi ise içimde öldü. Ama içimde ölenlerin ağırlığı daha fazla.
Elimden geldiğince ilişkide olduğum herkese samimiyetle, dostlukla yaklaştım; derdini acısını mutsuzluğunu olduğu kadar mutluluğunu da kendiminmiş gibi hissettim.
Dostlarıma haset etmedim, kıskanmadım, sevdim ve sahip çıktım.
Aileye sıra gelirse; bu kadar büyük bir aileye sahip olmakla birlikte, kendi aramızda hemen her zaman iyi olduk. Birbirimizi çok az kırmışızdır.
Misafirlikte bile ikinci çayı her zaman kendim almaya yeltenen biri olarak şunu anladım ki: incelik karşındaki anlamadığı sürece sadece kendin için yorucu bir angaryadır.
Tüm yaşamımda yukarda bahsettiğim muhtaç olmama prensibimi önemsediğim kadar, ilişkilerimde, birlikte olduklarımda insanların inceliğini de önemsedim.
Lâkin bu konuda insanlar çok zayıflar. Ancak bu da daha çok karakter ve kişilik meselesi olsa da, aynı zamanda insanın öğrenebileceği de bir şeydir.
İncelik ve samimiyet ve elbette vefa ilişkilerde en çok aradığım ama en az bulduğum değerlerdir.
Ayrıca bunların eksikliği beni en çok kıranlardandır.
Hayatımın başka da bir özeti yoktur.
Üryan geldik öyle de gitmek isterim.
Hiç kimse kendisini dünyanın efendisi görmesin…






























