AHMED ARİF TURU: SON GÜN
Şenol Taban: Çantalarımız medeni halimizin de bir yansıması gibiydi. Bekâr olmanın dayanılır hafifliği ile evli olmanın 50 ton ağırlığı gibi bir şeydi.
Kars’ta bir şarküteride alacaklarımızı aldık ve Çıldır üzerinden Borçka’ya, “yuvamıza” dönmek üzere yola çıktık. Çıldır Gölü’nün buzu çözülmemişti. Üzerinde gezdik ve tepindik.

Yolculuğumuz boyunca yoksulluğun en derin görüntüsü Kars Ardahan arasındaki köylerde görünüyordu. Ev ve ahırlar birbirinden ayırt edilemiyordu. Keşke götümüz yeseydi de bir yoksul evi ziyaret edebileydik. Oysa ikonumuz ÇHE, motosikleti ile geziye çıktığında hep yoksul köyleri ziyaret etmiş, cüzzamlıların tedavisi ile ilgilenmişti. Biz fazlasıyla bencildik, yalnızca kendimizle ve keyfimizle ilgilendik.
Altı gün boyunca 125 ile 2600 arasında değişen rakımlı yerleri, karlı dağları, yeşil ovaları geçerek Artvin il sınırına ulaştık.

Son olarak 2470 Rakımlı Çam Geçidi’ni aştık ve Borçka’ya sağ-salim geldik.
Yolculuk boyunca, çorak toprakları gören Murkivetli İsmail “….. koyayım ya, ben buralarda üç gün yaşayamam, hakkaten cennet bizim oralar” deyip durdu. Yeşil ovaları gören Sanatisli Erdal “Biz de sanki hayvancılık, tarımcılık yapıyoruz” deyip durdu. Baginli Hilmi ağır abi rolünde idi. Klaskurli Niko yani ben hem araç kullandım hem de yarı açık yarı gizli çaça içerek, gülerek, eğlenerek yolculuğu tamamladık.
Sanatisli Erdal’ı “yuvasına” teslim etmek için köye çıktık. Köyde Belediye Başkanı’na rastladık. Aşağıdaki resimde başkan ile benim aramda Sanatisli Erdal’ın kuzeni Bilge Kaya vardır. Bilge Kaya yalnızca Erdal Kaya’nın kuzeni değildir. Benim nezdimde değerini kendisi bilmez, Halik de bilmez, yalnızca ben bilirim. Lisede okurken Hançer Restoran’da garsonluk yapıyordum. Bilge Kaya ve dört arkadaşı meyhanenin müdavimi idiler ve onların bahşişleri ile supangle yeme ve sinemaya gitme imkânım oluyordu. Acılarımın merhemi olan meyhanenin sahibini ve hikâyesini Azrail müsaade ederse bir gün yazacağım.

“Yuvamıza” yanaştıkça kızımın aramaları sıklaştı. “Baba dünya turuna mı çıktınız? Hâlâ gelemedin…” Ah kızım, bir bilsen nereleri-kimleri görmek istediğimi, göremediğimi ve hiç göremeyeceğimi. “Nasıl severim bir bilsen, Köroğlu’nu, Karayılan’ı, Meçhul Asker’i… Sonra Pir Sultan’ı ve Bedrettin’i…” Nasıl görmek isterim, E. Galeano’nun, P. Eduard’ın, P. Neruda’nın, Nazım Usta’nın ve İ. Çavçavadze’nin gördükleri yerleri…
İnsanı tanımanın birkaç yolu var; mevki sahibi olduktan önceki insan ile sonraki insan. “Arkadaşını söyle kim olduğunu tahmin edeyim”deki insan… Sır vermeden önceki insan, sırrını öğrendikten sonraki insan. İnsanı tanımanın bir yolu da “Birlikte seyahat etmek”tir.
Teşekkür ederim Wolksvagen Cady, hiç öksürmedin, ıh demedin, lastiğini bile söndürmedin. Teşekkür ederim Meral Kaya, senin kumanyalarının karşılığını dilerim bir gün öderiz, ödemezsek borçlu gideriz. Teşekkür ederim karıcığım, izin verdin, yolculuk boyunca hiçbir derdi, tasayı yansıtmadın ve “yüz” çevirmedin. Teşekkür ederim kızım, her gün “ne zaman geleceksin baba?” diye telefon etmedin. Teşekkür ederim hayat, içim kan ağlasa da, gizli gizli gözlerimi silsem de, dosta-düşmana hep sırıtan bir yüz, bu yüzü taşıyan bir baş verdiğin için.
Bu satırları okumak için kıymetli zamanını çaldığım arkadaşlarıma borçlandığımı biliyorum, eğer ödeyemez isem özür dilerim.


























