1944’de Orta Asya’ya Sürülen Ahıskalılar Üzerine!

Pridon Khalvaşi’nin 1976 Yılında Orta Asya ziyareti ile ilgili aktardıklarını aşağıda yorumsuz paylaşıyorum:
…Sovyetler Birliği Hükûmetinin, 1944 yılında sürgün edilen Meskhileri geri döndürmemesinden nasıl rahatsız olduğumu İsmail Agirba (Agrba) da biliyor. Onlar, o zamanlar, sadece Gürcistan’a değil, dahası Gürcülüğe de geri dönmek istiyorlardı fakat öncelikle, o zamanki Gürcistan Sovyet iktidarı, bunu ihmal etti. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği Hükûmeti de tabii ki kulak asmadı. O zaman, Kırgızistan ve Özbekistan’daki Meskhiler, Moskova’ya gidip Lenin’e hitaben yazdıkları taleplerini içeren yazılarını, Lenin’in mozolesine bıraktılar. “Yoldaş Lenin, hayattakiler bizi duymuyor. Sen ise ölümsüz lidersin, ümit ederiz ki bizi sen duyarsın. Vatanımız Gürcistan’a geri dönmeyi senden talep ediyoruz…” Ne kadar saf ve acılı idiler!
Gürcistan’ın tanınmış kişileri ve bilim insanlarının ortak imzası ile de Moskova’daki Komünist Parti Merkezine bir yazı gönderildi. K. Gamsakhurdia, N. Muskhelişvili, İrakli Abaşidze, A. Khorava ve başka birçok büyük isim, o yazıya imza atmıştı (Bu arada, Açara’dan da bana imza attırdılar.) fakat hiçbir cevap almadık. Şahsen ben, o Meskhilerle görüşmeyi çok istiyorum ve işte Açaralı Abaza, Agirba, bana: “Ben seni Meskhilerle görüştürürüm.” diyor. “Masrafları ben karşılarım. Gidelim Orta Asya’ya.” diyor.
Yirmili yıllarda, Ekim Devrimi’nin dünya çapında fikir sersemliğine uğrattığı Gürcü komünistleri olarak Meskhileri önce Azerileştirip (Onlar Müslüman’dı ve evde Türkçe de konuşuyorlardı, okullarda da onlara Türk dilinde eğitim vermeyi planladılar, Türk öğretmenler yerine ise Azerileri getirdiler.) daha sonra da Gürcistan, Orta Asya’ya sürülen o halkın geri dönüşü konusunda geri durunca; yaralı, üzgün Meskhiler de buna karşılık olarak, gaflete düşerek, kimliklerindeki ulus hanesine, Türk yazdırdılar.
1976 yılının mutlu bir sonbahar gününde, Çveneburi Abaza, İsmail Agirba (Agrba) bana geldi ve Orta Asya’ya göç etmiş Meskhi “yakın arkadaşlarını” görmek için kendisi ile birlikte gitmemi istedi. Bu teklif, kalbimi öyle aydınlattı ki Açara’nın o zamanki yönetimine kolayca kabul ettirdim (Yazarlar Birliği Açara Şubesinin Sekreteri yani birinci adamı idim.) ve bizim aile dostumuz ve yakınımız, hakiki dostum, adam gibi adam, İsmail (Kutkuti) Agirba ile birlikte Taşkent’e uçtum.
Bu yolculuk, ünlü Fergana olaylarından önce gerçekleşti. Özbekistan’ın Fergana bölgesinde, o zaman, yerli halkın oraya yerleşmiş olan Meskhilerin evlerini barklarını nasıl yaktığını, kadınları, çocukları, yaşlıları nasıl katlettiklerini hatırlıyorsun değil mi Emin? Madem Meskhiler Müslüman’dı ve Türklük yapıyordu, öyleyse onların Kırgızlarla yoldaş, kardeş olarak uyum sağlamaları gerekmiyor muydu? Tam tersi gerçekleşti. Kendi Gürcü çalışma kültürleri, hayatlarının cazibesi, evlerinin çevresinin, bağ bahçelerinin ve kendi yaşamlarının şıklığı ile oralıları öyle çabuk geçtiler, öyle baskın geldiler, hayatlarını öyle kurdular ki yerli halktaki kıskançlık, nefret ve çekememezliğe dönüştü ve sonunda kan da döküldü. Zavallı Meskhiler (O zaman henüz kendilerine Türk demiyorlardı.) oradan kalkmak zorunda kaldılar ve sığınacak yeri, Rusya Federasyonu topraklarında aradılar. Çoğu, Krasnador taraflarına gitti, küçük bir kısmını da Azerbaycan’a kabul ettiler.
Sana şunu söyleyeceğim: Agirba, Açaralı Abazalar arasında en babayiğitlerden biri idi. Onun kızı, uzun yol gemileri makine sorumlusu olan (Bir yerde Gürcistan’ın deniz filosu var.) benim kardeşimin oğlu Kazım’ın eşi olup, büyük bir Gürcü ailesi kurdular.
Genel olarak sana şunu ifade edeceğim: Açara’da Gürcü ve Abazaların beraberliği, iki halkın değil, bir ve kardeş halkın iyi günde ve kötü gündeki bölünmez birlikteliğinin mükemmel örneğini teşkil etmektedir. O utanç verici savaş zamanında, Açara’dan hiçbir Abaza, savaşa katılmadı. “Bu taraftakiler de benim, karşı taraftakiler de… Kime, nasıl ateş edeyim?” dediler.
Semerkand’ın yanılmıyorsam Neaz bölgesinin bir köyünde, onlarca Meskhi ailesi yaşıyor. Agirba’nın yakın arkadaşı Ali Firuzov (Beridze), onlardan biri ve hâli vakti yerinde biriydi. Agirba, yolda bana anlatıyor: “O senin iktidardaki adamların var ya, Meskhilerin tamamen kaybedilmiş, ırklarını değiştirmiş, Gürcülüğe ilgisiz olduğunu boş yere söyleyip saçmalıyorlar. Aha, şimdi görürsün. Benim öyle dostlarım var ki öyle birilerini, ne bileyim, ben görmüş değilim.”
Ali Füruzov (Beridze) bizi Semerkand’da karşıladı. Kuru, yanakları çökmüş, kirli sakallı, gözleri oynayan, enerjik ve marifetli bir adamdı. Agirba, ona benim hakkımda: “Bu, Çveneburi yazar Khalvaşi. Açara Hükûmetinde de ön planda bir adamdır.” dedi. Kısacası, beni öyle tanıttı ki misafir olacağı kişiye önceden de bunu yazdığını anladım.
Ali, Pobeda marka eski ve yıpranmış arabasını kenarda park etmişti. Orta Asya’da toz, hiç eksik olmuyor. Asfalt yol dahi çok tozlu idi. Sıcak, kuru topraktan yükselen toz bulutu, epey yükseğe çıkıyor ve rüzgârın etkisiyle dağılıp, tekrar yavaşça yere inerek her şeyin üzerine oturuyor.
“Nedir bu, daha iyi bir şey alamadın mı?” Agirba, ev sahibimize böyle sordu.
“Daha iyisini mi alayım? Buralılar yer beni, listelerine yazarlar. Ben, bunu bilerek böyle yapıyorum. Sakallarımı da sık sık kesmiyorum, iyi giyinmiyorum yoksa bize ne gözle baktıklarını biliyorsun. Zoraki, yoksulmuş gibi yapıyorum.”
Köyün yakınında birileri, Ali’yi tanıdı ve uzaktan selam verdiler.
Benim Abaza’ya: “Arkadaşın nerede çalışıyor?” diye sordum. “O mu? O, büyük bir üste müdür. Alışveriş yerlerinin mallarını temin ediyor. Rusya şehirleri ile ciddi alışverişi var. Para çok fakat iyi yaşamasına imkân vermiyorlar.”
Ali’nin evine ulaştık. Büyük bir bahçesi var. Çevresindeki bağ bostanda ne istersen var! Bakıyorum da ev, anormal derece uzun. Alçak ve uzun bir ev. Daha çok bir çiftlik evi veya depoya benziyor. “Bu kadar arazide, bu ne böyle (göz alabildiği kadar ve düzlük) yüksek bir ev yapsaydı…” diye düşündüm. Alana da yakışırdı, bu cehennem sıcağında insan rahat nefes de alırdı. Ben, bu konuları Agirba’ya sorarken biz, hâlâ arabadayız. Sanırım kendisi de Meskhi Ali’nin bu kadar uzun bir evi neden inşa ettiğini bilmiyor.
Agirba:
“Gerçekten, Ali, işte bizim Pridon (bana yıktı) evini neden yüksek yapmadığını soruyor.” dedi.
“Hım!” Girişte arabayı durdurdu, içeri girmek için kapıyı açtı fakat Agirba’nın sorusu, onu hararetlendirdi. “Evi kim yüksek yaptırır, kardeşim, kim?” dedi.
Bize, Meskhilere (Gürcülere) tek kattan daha yüksek ev yapmayı yasakladılar.
“Bana kafayı yedirtme şimdi. Bunu bilmiyordum… Yoksa şaka mı yapıyorsun?” Agirba şaşırdı.
“Çocuklarımın üstüne yemin ederim, bu böyle! Sen, bunu bilmiyor muydun ki?” Meskhi şaşırdı.
Eve girdiğimizde, odaların daha çok doğu usulü (Buna, Türk mü yoksa Asya usulü mü diyeceğimi bilemiyorum.) düzenlenmiş olduğunu gördük. Halılar, halılar, her yerde halılar… Bir köşede dağınık, gerçek Tatar usulü, yere açılmış sofra var. Orada yemek için sadece bağdaş kurarak oturabilirsin. Ali, bizi masa sandalyenin olduğu odaya götürdü. Orada iki nikel karyola da vardı.
“İsterseniz, biraz dinlenin.” dedi ve kendisi, herhâlde misafirler için bir şeyler hazırlamak üzere dışarı çıktı.
Bahçede iki genci fark ettim. İyi, harika görünen genç adamlardı. Odamızın açık penceresine dışarıdan dayandılar. Gürcüce olarak bize: “Gamarcoba” dediler, başka Gürcüce konuşamadılar. Rusça konuşarak bize diyorlar ki: “Biz kardeşiz, Ali’nin çocuklarıyız.” dediler. Biliyoruz ki eskiler Gürcüce biliyor, gençler ise bilmiyor. Aynı zamanda bu gençler, bizim Meskhiler, görüldüğü kadarıyla Özbekçeden çok Rusçaya alışmışlar.
Bu sırada, ileriden Ali’nin seslendiğini duyduk. Ahırın yanında duruyordu. Bir koyun kesmişti ve şimdi de ağaca asmaya çalışıyordu, herhâlde derisini yüzecekti. Kardeşlerden biri, sanırım küçüğü, o anda yardım için hareketlendi.
Gün batımına yakın hava serinledi. Ağaçlar, uzun gölgelerini toprağa serdi, avluları aştı ve bahçenin yarısını da rahatlattı. Orada, bahçenin köşesinde çalışmaya başladı. Belli ki sobaları kömürle kızdırdılar. Oradaki tencerede artık koyun eti pişiyordu. Ali, büyük ahşap kapta kendine göre terbiye edip tuzladığı etleri şişlere diziyordu.
İki kadın görünüyordu ve yüzleri kapalıydı. Yemek öncesi öğrendiğimize göre biri, biraz yaşlı, Ali’nin eşi Peride idi; diğeri ise gelini. Akşam yemeğinden önce gelen başka Meskhiler ile de tanıştık. Onlar, her taraftan geliyordu. Sonunda bahçeye çıktık. Gelenler, etrafımızı sardı. Bir şeyler söylemek istiyorlar fakat etrafa korkulu gözlerle bakıyorlardı. Birilerinin kendilerini dinlemesinden korktuklarını fark ettim.
Alaca karanlık ve serinlik arttı. Yavaş yavaş tekrar içeri girmek için toplandık. Gelenler, bana teker teker isimlerini söylüyordu. Önce, o ülkede aldıkları soyadını söylüyor, peşinden Gürcü soyadlarını da ekliyorlardı.
Onlar arasında Çapidze, Khozrevanidze, Beridze, Bolkvadze, Kerçkhişvili hatta düşünün ki Barataşvili ve Çavçavadze dahi vardı. Bu arada, bir Barataşvili imamdı. “Camide namaz kıldırdım ve oradan yanınıza geldim.” dedi. Benimle harika Gürcüce konuşuyordu. Akşam yemeğinde şiş de vardı herhâlde kömür közünde pişirmişlerdi fakat bana öyle farklı bir koku geldi ki rahatça yiyemedim.
İmam Barataşvili çok konuştu. Özellikle de bir iki kadeh şaraptan sonra gözü hep bendeydi. Konuşma isteğini de benimle konuşarak yerine getiriyordu.
“Dertlerimizi siz Açaralılarla daha rahat konuşabiliyoruz. Siz de bizim gibi Çveneburi, Müslüman Gürcüsünüz. Sizi herhâlde özerk olmanız kurtardı.” Onun gibi konuşmaya gayret ediyorum.
Ben, herkesin duyacağı şekilde şunları söyledim: Hiçbir şeyden çekinmeyin, sizi üzen şeyleri söyleyin. Ben Gürcistan Hükûmetine ayrıntılı şekilde iletirim. Bilin ki bunu başarırım.
“Şimdi şunu söyleyin, neden kimliklerinize milliyetinizi Gürcü yazdırmıyorsunuz?” Şimdi de İmam Barataşvili herkesten önce konuştu:
“Gürcü olarak yazdırmaya kalksan kim yazar! Bu konuda yardıma ihtiyacımız var. İşte, bu konuda ne sıkıntımız olduğunu söyleyeceğiz. Buranın polisinin pasaport merkezlerinde, şu yazılı kuralları var: ‘Meskhiler, aşağıdaki ulus isimlerinden biri ile kaydedilme hakkına sahiptir: Özbek, Kırgız, Tatar veya Kafkasyalı, Azeri.’ Kendini parçalasan, Gürcü yazdıramazsın. Biz Meskhilere, kimliğimizdeki milliyet hanesine, Gürcü yazdırmak yasak. Meğer siz Müslüman Açaralılar, kendinizi Gürcü olarak yazdırıyormuşsunuz. Biz Meskhiler ise yazdıramıyoruz. O zaman da Gürcistan’da olduğumuz zamanlar, bizden birçok kişiyi Gürcü olarak yazmıyorlardı. ‘Müslüman’sın ve mesele kapanmıştır, Türksün, Tatarsın.’ diyorlardı. Biz, o zaman bunu önemsemiyorduk ve bizi mahveden de bu oldu. Burada ise istihbarat, bizim Gürcülüğümüzü elimizden aldı. Biz hepimiz, eski Gürcü soyadlarımızı hatırlıyoruz fakat ne yaparsın ki bunu ne yazdırıyorlar ne de söyletiyorlar.”
Hayretler içinde kaldım. “Eve dönünce bunu söylerim, yazarım ve herhâlde Gürcistan’ı çılgına çeviririm.” diye düşündüm. Komunisti gazetesinde yazdım ve durumu izah ettim. Talepte bulundum: “Bir grup oluşturulsun, gruba ben de katılırım. Beni kendilerine daha yakın görüyorlar, dinlerler.” dedim. Kulak asan kimse yoktu. Ülke Meskhilere sağır olmuştu.
Yine Fergana olayları sonrasında, oradan da sürülen Meskhiler, yeni mültecilere dönüştüğünde ve Gürcistan’a dönüşleri de gerçekleştirilemeyince, yıkıma uğrayan ve sinirleri gerilmiş Meskhi hareketinin başına Sarvarov diye biri (Didebulidze) geçti. İşte, tam da kimsesiz kalmış, umudunu yitirmiş ve kızgın o Sarvarov/Didebulidze, etrafındakilere (kendisininkilere) şöyle bir kararı önerdi: “Meskhiler, madem ki Gürcistan artık bizi kendi halkı olarak saymıyor ve bizi istemiyor, biz de Orta Asyalılığı da bırakalım. Ben, size, kimliğimize Ahıska Türk’ü yazdırmayı öneriyorum. Türkiye, NATO üyesidir, Birleşmiş Milletler üyesidir, Amerika’nın dostudur ve o, bize daha fazla yardım edebilir!”
Müslüman Meskhileri yine de neyin Türkleştirdiği ve Açaralıları neyin kurtardığı hakkındaki kendi tahminini şimdi başından, kısaca söyleyeceğim.
Dağlık, ormanlık, derelerle dolu Açara bölgesi bizim için cennettir, Türkler için ise böyle coğrafi alanlar, yaşamaya elverişli değildir. Türklerin (Onların kökleri Turan’dan gelir.) doğasında sürü çobanlığı var. Otlaklar, açık, düzlük alanlar, onları çeker. Açara’da da Açaralıların karşı çıkmaları yüzünden değil, tam olarak da bu yüzden, neredeyse hiç Türk yerleşmemiştir. Bizden muhacir olarak (bugünkü Türkiye’ye) gidenler de hep bizim yöre gibi, dağlık ve ormanlık alanlara yerleştiler.
Meskheti’nin coğrafi yapısı ise Anadolu’ya benziyor. Otlak peşindeki sürü sahipleri, sürekli olarak Meskheti’ye geliyor, sonra da orada kalıyorlardı. Türk kadınları, buradaki Meskhi erkekleriyle; Türk erkekleri de buranın kadınları ile evleniyordu. Böylece karışık aileler ortaya çıktı. Meskhi’nin evindeki Türk kökenli anne, çocuğunu Türkçe öğreterek büyüttü. Müslümanlık, yakınlığı sağlayan ruh hâlini ortaya çıkardı.
“Omri” kitabından (Sf; 264-271)
Yazar: Pridon Khalvaşi
Yayın yılı: 2019
Gece Kitaplığı Yayınları

























